Kızıl Aşk Filizi

**Kırmızı Aşk Filizi**

Dizlerimin üzerinde çömelmiş, sebze tarhları arasındaki yabani otları yoluyordum ki, bahçe kapısının önünde bir ses duydum. Alnımdaki teri sildim, belimi doğrultup avluya çıktım. Kapıda, kırklı yaşlarında tanımadığım bir kadın duruyordu.

“Tolga, merhaba. Konuşmamız gereken bir şey var,” diye başladı kendinden emin bir şekilde.

“Merhaba… Madem geldin, içeri gel,” diye kuru bir cevap verdim ve onu avluya aldım.

Mutfakta çay demlenirken, kadını gizlice süzdüm. Yorgun bir yüzü, güneşten kısılmış gözleri vardı. Ne söyleyecekse, hafif bir sohbet olmayacağı kesindi.

“Benim adım Nihal. Seninle tanışmış değiliz ama senden çok bahsettiler. Lafı dolandırmayacağım… Geçmiş olsa kocanın bir oğlu var. Üç yaşında. Adı Deniz.”

Donup kaldım, gözlerimi konukta sabitleyerek. Çocuğun annesi olacak kadar genç görünmüyordu.

“Benim değil, demek istediğin bu,” diye devam etti bakışımı anlayarak. “Komşumuz Ayşe’nin. Senin Tolga onun yanına uğrardı… Sonuçta bu çocuk dünyaya geldi. Kızıl, çilli, tıpkı kocan gibi. DNA testine bile gerek yok. Ama… Ayşe vefat etti. Zatürreydi, kurtulamadı. Çocuk şimdi yetim.”

Sessiz kaldım, çay bardağını sımsıkı tutarken.

“Ayşe’nin ailesi yoktu, tek başınaydı. Bir markette çalışıyor, kiralık bir odada kalıyordu. Eğer biri almazsa, çocuk yetimhaneye gidecek. Sen Tolga’nın karısısın, iki kızın var. Kan bağı var. Kızlarının öz kardeşi.”

“Bana ne bundan? Benim çocuklarım var! Hiç tanımadığım bir çocuğu üstüme alayım mı? Hem de böyle bir şeyden sonra!” Sesim titremeye başlamıştı. “İstersen sen al, bu kadar merhametliysen.”

“Benim görevim söylemekti. Karar senin. Çocuk çok uslu, sevgi dolu… Şu an hastanede. Evraklar hazırlanıyor. Zaman geçiyor,” diyerek kalktı ve gitti.

Mutfakta oturmaya devam ettim. Çay soğudu, aklımda geçmiş yıllar canlandı.

Tolga’yla üniversiteden sonra tanışmıştım. Kızıl saçlı, neşeli, şiirler yazan, saçma şakalar yapan biriydi. Bir yıl sonra evlendik, büyükannem bize bu evi bıraktı. Önce Ece, sonra Aslı doğdu. Para hep dar geliyordu ama ayakta durmaya çalıştık. Sonra Tolga içmeye başladı. Günlerce kayboluyor, yalan söylüyor, işten atılıyordu. Ben tükenene kadar çalışıyordum, boşanmayı düşünüyordum. Derken bir gün, sarhoşken arabanın altında kaldı.

Herkes ağladı. Küçücük Aslı bile. Şimdi ortaya çıktı ki, Tolga’nın bir de oğlu varmış…

Tam o sırada Ece içeri daldı.

“Anne, neden üzgünsün? Sinemaya gideceğiz, ama acıktım…”

Sessizce masaya haşlanmış patates ve sosis koydum.

“Biliyor musun, bir erkek kardeşin var?”

“Ne? Nasıl yani?” Ece donup kaldı.

“Babanın oğlu. Üç yaşında. Annesi vefat etmiş. Çocuğu yetimhaneye vereceklermiş. İşte böyle.”

“Onu tanıyor musun? Annesini?”

“Hayır. Ayşe diyorlar, buranın yerlisi değilmiş. Marketçiymiş. Hepsi bu.”

Ertesi gün Ece mutfağa gelip yanıma oturdu.

“Anne, biz Aslı’yla hastaneye gittik. Deniz’i gördük. Bize… bize benziyor, anne. Yanakları dolgun, kızıl saçlı. Yatağında durmuş, bize uzanıyordu. Ona elma, portakal verdik. Ağlıyordu, annesini istiyordu…”

“Aklınızı mı kaçırdınız?!” diye bağırdım. “Ben tek başıma çalışıyorum, siz okuyorsunuz, para dar geliyor, bir de çocuk mu alayım? Nasıl yapacağımı düşünüyorsunuz?”

“Anne, sen hep söylersin ya, çocuklar suçsuz diye. O bizim kanımızdan, anne. Babamızın yaptığının suçu onda değil!”

“Paramız yok!” diye haykırdım. “Aslı dershaneye gidecek, sen üniversiteye hazırlanıyorsun, bir de ağzı olacak mı?”

“Ama vesayet alırsak devlet yardımı veriyor. Anne, lütfen… bir kez gör onu. Sadece bak.”

Üçüncü gün dayanamadım. Hastaneye gittim. Nöbetçi hemşireye sordum:

“Deniz adında bir çocuk… Üç yaşında. Yetimhaneye verilecekmiş…”

“Siz ona nesiniz?”

“Babasının eşi… Vefat etmiş bir adam. Sadece görmek istedim…”

“Dün iki kız geldi. Sizinmiş sanırım. O zamandan beri durmadan ağlıyor. İçeri girin.”

Kapıyı açtım. Donup kaldım. Yatakta kızıl saçlı bir çocuk oturuyordu. Tıpkı Tolga gibi. Mavi gözlü, kıvırcık saçlı.

“Teyze…” diye fısıldadı. “Annem nerede?”

“Annen yok, Deniz…”

Ağlamaya başladı. Yanına gittim, kucağıma aldım. Saçlarını okşarken içimde bir şeyler koptu.

“Beni al… Karnım acıktı… Eve gitmek istiyorum…”

Ertesi gün evrakları topladım. İşten erken çıktım, vesayet için imzayı attım. Başvurumu yaptım.

On beş yıl geçti.

“Anne, merak etme. Söz veriyorum, her şey yolunda gidecek. Komutanımı dinleyeceğim, yazacağım sana. Bir yıl hiçbir şey, geçer gider. Sonra da Efe’nin dayısının oto tamirhanesinde çalışacağım, biliyorsun, arabalarla aram iyidir.”

“Benim ustam…” diyerek kızıl kıvırcık saçlarını okşadım, bir türlü düzgün kesilmeyen o saçları.

Önümde, artık çocuk değil, bir delikanArtık oğlumun yolunu gözlüyorum, çünkü hayat bana öğretti ki, bazen en beklenmedik tohumlar en güzel çiçekleri verir.

Rate article
Lifequest
Kızıl Aşk Filizi