Yıllar boyunca Ayşe ve Mehmet bir çocuk hayali kurmuşlardı, ama kıyıcı kader hamilelik müjdesini bir türlü vermedi. Evlat edinmek, tek çıkış yolları gibi kendiliğinden aklına düştü. Yolculuk kolay değildi: sonsuza uzanan belgeler, kontroller, bekleyişler. Ayşe hâlâ ilk kez gittikleri yetimhaneyi hatırlıyordu. Umut ve korkuyla dolu çocuk gözleri, onlara bakıyor, sanki “Beni buradan alın” diye siliyorlardı. Aralarında Elif vardı – on iki yaşında, koyu renk örgüleri ve derin mavi gözleriyle, Ayşe’nin vefat eden kız kardeşine çarpıcı biçimde benzeyen bir kız. Ayşe’nin yüreği sızladı. Mehmet bir oğul hayal ediyordu ama Elif, ikisini de ilk görüşte büyülemişti. Onları ailesi gibi gören Elif, her ziyaretlerinde daha da seviniyor, onlara sarılıyordu.
Yetimhane müdüründen Elif’in beş kez evlat edinilip her seferinde iade edildiğini öğrendiklerinde, Ayşe gözyaşlarını zor tuttu. “Ebedi yetim,” diyorlardı ona. Geri verilme sebepleri muğlaktı, ama Ayşe detaylara takılmadı. Bu çocuğun sevdiği insanlar tarafından defalarca ihanete uğramıştı! Mehmet’le karar verdiler: Elif artık onların kızı olacak ve bunu kimse bozamayacaktı.
Evraklar onaylanana kadar, Elif’i her seferinde daha uzun süre evlerine götürdüler. Üç odalı evlerinde, ona özel bir oda hazırladılar – kişisel alanı hiç olmayan bir yetim için bir rüya. Elif çılgınca sevinirken, Ayşe ile Mehmet ona sevgi ve ilgi yağdırarak yaralarını sarmaya çalışıyorlardı. Ve sonra mucize oldu: Ayşe hamile olduğunu öğrendi. Evlat edinenlerin sıkça yaşadığı bir bereket işaretiydi bu. Çift sevinçten havalara uçtu, ama evlat edinmekten vazgeçmediler. Elif artık hayatlarının bir parçası, aileleriydi.
Nihayet izin çıktı ve Elif yetimhaneden sonsuza dek çıktı – öyle sanıyorlardı. Psikologları, Elif’i yeni bebeğe hazırlamak için ona gerçeği anlatmalarını önerdi. Konuşmayı yaptıklarında, Elif’in yüz ifadesi değişti. “Yakında küçük bir kız kardeşin olacak, seni her zamanki gibi seveceğiz,” dediklerinde bile, Elif’in gözlerine korkunç bir soğukluk çöktü. Sözlerini bitirmeden, hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.
O günden sonra Elif tuhaf davranmaya başladı. Anne babası eve geldiğinde, birden onlara sarılıyor, sanki yok olacaklarmış gibi kollarını sıkı sıkıya kenetliyordu. Bazen Ayşe’nin arkasından yaklaşıp boynunu öyle sıkı kavrıyordu ki Ayşe nefes almakta güçlük çekiyordu. “Seni seviyorum anne,” diye fısıldarken gözleri cama dönüyor, dişleri gıcırdıyordu. Ayşe şefkatle karşılık veriyordu ama Mehmet’in içine bir kurt düşmüştü. Psikolog, Elif’in sadece ilgiyi kaybetme korkusu yaşadığını, biraz daha sevgiyle aşılacağını söyledi.
Kâtya doğduğunda cehennem başladı. Erken doğan bebek sürekli ağlıyor, ilgi istiyordu. Elif’in odasını değiştirmemek için beşiği kendi yatak odalarına koydular. Ayşe iki kızı arasında bölünmüştü, tükenmişti. Mehmet yardım ediyor, Elif’i okula götürüyor, ona masal okuyordu. Başta her şey normaldi. Ta ki Ayşe bir şey fark edene kadar: Elif yalnızken Kâtya’yı bıraktığında, bebek çığlık çığlığa ağlamaya başlıyordu. Ayşe koşarak geldiğinde, Elif’in “şefkatle” kardeşiyle ilgilendiğini görüyordu. Ama bir gün, Elif’in minik burunu sıktığını görmeye yetecek kadar gecikmeden geldi. Elif, Ayşe’yi görünce bıraktı, Kâtya nefes nefese kalmıştı. Ayşe korkuyla bebeği kucağına aldı, Elif ise bomboş bakışlarla ona bakıyordu – pişmanlık izi bile yoktu.
Akşam Mehdet konuşmaya çalıştı. Elif, “Kâtya’nın burununu siliyordum,” diye mırıldandı. Psikolog yine “Sevgi eksikliği” dedi. Derken bir gün, Elif’in kaynar su dolu bir biberonu bebeğe vermek üzere olduğunu gördüler. Yine o masum bakışlar, yine o duygusuz sessizlik… Ayşe Elif’in gözlerine baktığında, bu kez bir çocuk değil, buz gibi bir boşluk gördü.
Zaman geçtikçe Kâtya büyüdü, sakinleşti. Elif alışmış gibiydi ama Ayşe artık ikisini yalnız bırakmıyordu. Yaz tatilini, denizi hiç görmemiş Elif’e söz vermişlerdi. Ama Kâtya ile yolculuk riskliydi. Ayşe bunu nazikçe anlatınca, Elif patladı. Ağlamıyordu, inliyor, yerlere yuvarlanıyor, tekmeler savuruyordu. Psikolog bile bu kez şaşırmıştı, ama yine “Daha ilgi gösterin” dedi. Çift bakıştı: bu uzman değişmeliydi.
Mehmet iş seyahatindeyken, Ayşe Elif’i yatırmaya çalışıyordu. Saatlerce kitap okudu, onunla konuştu. Belki de haksızlık ediyordu? Sonra Elif ansızın sordu: “Kâtya kaybolsa, beni daha çok sever miydiniz? Denize gider miydik?” Ayşe’nin kanı dondu: Bu çocuğun psikologa değil, psikiyatr ihtiyacı vardı!
Elif’i yatırdıktan sonra, Ayşe bitkin düşmüştü. Gece garip bir sesle uyandı. Bebeğin karyolasına baktığında donakaldı. Elif, yastığı Kâtya’nın yüzüne bastırıyordu. Ayşe fırladı, kızı itti. Kâtya mosmordu, nefesi kesik kesik.Elif, arkasına bile bakmadan kapıyı çarparak çıktı ve o geceden sonra bir daha hiç görünmedi.




