Geçen hafta kızımın ikinci yaş günüydü. Küçük bir kutlama, sadece en yakınlarımızla. Eski kocam, kızının babası, doğum gününü hatırlamadı bile. Ne bir telefon, ne bir mesaj, hiçbir şey. Ama annesi, eski kayınvalidem, önceden arayıp geldi. Kızımı görmek, onu tebrik etmek istediğini söyledi. Ne zararı olabilir ki diye düşündüm? Geldi, bir hediye getirdi—yumuşak bir oyuncak, biraz tatlı ve içinde biraz para olan bir zarf. Parka gittik, biraz gezdik. Sonra eve döndük… ve işte o zaman her şey altüst oldu, diyor 30 yaşındaki Sevgi, sesinde büyük bir çaresizlikle.
Ne oldu?
Annem, beni Emine Hanım’la görünce âdeta deli.ye döndü. Bağırmaya başladı, ailemizi rezil ettiğimi, ne utanmaz ne de gurursuz biri olduğumu söyledi. Nasıl olur da eski kayınvalidemin gelip çocuğumu kucaklamasına izin veririmmiş? O ‘âdi hediyeyi’ yüzüne fırlatıp kovmam gerekiyormuş!
Hediye yüzünden mi kızdı?
Evet! Oyuncak ucuzmuş, çikolatalar zararlıymış, bir de parayı artırabilirmiş! Bütün gece homurdandı! Neredeyse boynuna sarılacakmışım gibi davrandığımı söyledi. ‘O kötü kadın’ beni kapı dışarı etmişken, nasıl olur da evime sokarmışım? Sanki o günleri unutmuşum gibi konuştu.
Sevgi bir yıl önce boşanmış. Kocası gerçek bir aile olmaya hazır değilmiş. Zorluklar başlayınca—uykusuz geceler, bebeğin ağlamaları, para sıkıntısı—pes etmiş. Karısız ve çocuksuz yaşamanın daha kolay olduğuna karar vermiş. Hiçbir şey söylemeden eşyalarını toplayıp gitmiş. Ev kayınvalidesinin üzerineymiş, Sevgi’yi de kapının önüne koymuşlar.
O an ne olduğunu bile anlayamadım. Sanki birisi ışıkları söndürmüştü. Nereye gidecektim? Ne yapacaktım? Şoktaydım.
Boşanma işlerini kayınvalidesinin avukatı halletmiş. Paylaşılacak bir şey yokmuş zaten—ev ve araba kocasının ailesinin üzerineymiş. Kendisinin resmî hiçbir mal varlığı yokmuş. Nafakayı da sembolik ödüyormuş. Sevgi mahkeme yoluyla bir şey talep edecek gücü kendinde bulamamış. Çok yorgun ve bitkindi.
Sadece bir şey istedim—doğum iznim bitene kadar o evde kalmama izin vermelerini. Anneme dönmek istemiyordum; zor bir kadın, huyları ağır. Ama Emine Hanım reddetti. ‘Sen ilk gelin değilsin, son da olmayacaksın. Burası otel değil,’ demişti.
Ama gitmeden önce taşınmama yardım etti. Hamalları ayarladı, eşyalarımı toplattı, hatta annemin evine kadar gönderdi. Ne gerekiyorsa alabilirsin demişti ama Sevgi sadece kendi eşyalarını almıştı. Kimsenin ileride ‘sen şunu da almıştın’ demesini istememişti.
Sekiz aydır küçük kızım ve annemle minicik bir evde yaşıyoruz. Nafaka zar zor bez parasına yetiyor. Ne babası ne de onun ailesi çocukla ilgileniyor. Kimse aramıyor, sormuyor. Sadece Emine Hanım, eski kayınvalide, ara sıra kızımı soruyor.
Kavga istemiyordum. Bu yüzden onunla tarafsız bir yerde—parkta—buluşmaya razı oldum, diyor Sevgi iç çekerek. Annemin karşı çıkacağını biliyordum ama anlayış göstereceğini umdum. Boşunaymış.
Sadece kızmadı. Neredeyse beni evden atıyordu. ‘Sen hainin tekisin!’ dedi. Eğer bu kadar iyi kalpliysem, gidip eski kayınvalidemle yaşayabilirmişim! ‘Sen kızını bile doğru dürüst yetiştiremezsin, çünkü kendinde ne gurur ne de karakter var,’ diye bağırdı. ‘Onlar sana kötü davrandı, sen de üstüne bir de nine kapılarını ardına kadar açtın!’
Sevgi, ama Emine Hanım aramak zorunda değildi. Bir adım atmış, değil mi?
Ben de öyle düşünüyorum. Ama annem karşı. Onun dünyasında her şey siyah ya da beyaz. Eğer düşmanlarsa, görüşmek yok! Hediye yok! Gezmek yok! Ama benim için önemli olan, kızımın onu seven herkesle—diğer taraftan bile olsa—bağını korumasıydı.
Şimdi Sevgi aynı sahneyi tekrar yaşamaktan korkuyor. Bir zamanlar yardım eden büyükanne şimdi en büyük düşman oldu. Annesi geçmişle tüm bağları kesmesini istiyor. Ama Sevgi doğru olanla mecbur olunan arasında sıkışıp kaldı.
Ne yapmalıyım? Çocuğumun ikinci büyükannesinden mahrum etmek doğru mu? Ama annemle kavga etmek de çözüm değil. Tek başınayım, küçük bir çocukla, desteksiz. Korkuyorum. Ama iki ateş arasında yaşamaktan yoruldum. Sadece kızımın savaşların değil, huzurun içinde büyümesini istiyorum…




