Bugün, anneler günüydü ve her şey mükemmel olmalıydı. Aylin, eşi Emre’nin en sevdiği vişneli ve üzeri kıtırlı pastayı özenle hazırlamış, yeni bir elbise giymiş ve krem rengi güllerden oluşan bir buket alarak yola koyulmuştu. Kayınvalidesi Sevim Hanım onları akşam yemeğine davet etmişti. Emre, önemli bir toplantısı olduğunu söylemişti. Bu yüzden, İzmir’deki o tanıdık beş katlı binanın önünde onun arabasını görünce, yüreğine bir sıkıntı çöktü.
“Tuhaf…” diye mırıldandı.
Sürpriz yapmaya karar verdi. Anahtarı sessizce çevirdi, ayakkabılarını çıkardı ve koridora adım attı. Mutfaktan gelen sesleri duyunca, nefesini tuttu. Kayınvalidesi ve Emre ondan bahsediyordu.
“Emre, dinle beni…” diyordu Sevim Hanım kararlı bir sesle. “Bu evlilik bir hata. Şimdiye kadar sustum, ama artık dayanamıyorum. O sana yakışmıyor. Ne soyu sopu var, ne de düzgün bir çeyizi. Ne terbiyesi, ne de aklı.”
“Anne…”
“Ne anneymiş! O yapmacık gülümsemesi, kafası hep bulutlarda. Ne tarzı var, ne zevki. Şiir mi yazıyormuş? Kim o? Şair mi? Çocukları şiirle mi besleyeceksin?”
“Aylin iyi biri… Onu seviyorum,” diye mırıldandı Emre, sesi titrek.
“Ah, bir de İclal’e bak! Selma Hanım’ın kızı. Terbiyeli, eğitimli, güzel, kendi dairesi var. Aileleri de varlıklı. Senin Aylin’se ne verdi sana? Hep aç gözlü bakışlarından başka?”
Aylin’in içi buz kesti. Duvara yaslandı. Kelimeler yüreğine kamçı gibi iniyordu: “Değersiz. Kurnaz. Geleceksiz.”
“Ben onu seviyorum…” diye direndi Emre, ama sesi güçsüzdü.
Aylin dayanamadı. Döndü, sessizce çıktı ve gözleri yaşlarla dolu sokaklarda yürüdü. Rüzgâr yüzünü kamçılıyor, içindeki sözler tekrarlanıyordu: “Yakışmıyor… tarzı yok… beceriksiz…”
Akşam olduğunda bir kafede oturmuş, soğumuş kahvesine bakıyordu. Telefonunu çıkardı ve Emre’yi aradı:
“Gelemeyeceğim. Evinize geldim. Her şeyi duydum.”
“Ne?!” dedi şaşkınlıkla.
“Her şeyi. Sana layık olmadığımı. Beceriksiz olduğumu. Soyadını bile hak etmediğimi.”
Sessizlik.
“Aylin… Annem… O sadece fazla düşünüyor…”
“Senin için mi, yoksa kendi gururu için mi?”
Konuşmayı kesti. Eve geç döndü, doğruca yatak odasına geçti. Emre açıklamaya çalıştı, annesini savundu, ama Aylin duymak istemiyordu.
Sonraki günler buz gibiydi. Sanki bir sisin içinde yaşıyordu. Ta ki bir sabah, kahvesini yudumlarken midesi bulanana kadar. Başı döndü. Adet gecikmesi, tuhaf bir yorgunluk…
Testi aldı. İki çizgi.
Hamileydi.
Her zaman hayalini kurduğu şey, şimdi bir yüktü.
“Hamileyim,” dedi o akşam.
Emre’nin yüzü önce bembeyaz oldu, sonra gülümsedi:
“Ciddi misin? Bu bir mucize!”
“Evet. Ama emin değilim… Onu doğurmak istiyor muyum? Annen… o sözler…”
Yanına oturdu, sarıldı:
“Yalnız değilsin. Biz bir aileyiz. Annem sonsuza kadar yaşamayacak. Ama bu çocuk bizim. Seninleyim.”
Ertesi gün Sevim Hanım’a gittiler.
“Anne,” dedi Emre, Aylin’in elini tutarak. “Bir bebeğimiz olacak.”
Kadın dondu kaldı. Sonra gözleri parladı.
“Ciddi misiniz? Allah’ım… Büyükanne mi oluyorum?!”
Aylin’e sarıldı, sımsıkı.
“Beni affet kızım. Sana çok kıydım. Aptal, huysuz bir kadınım. Ama bu bir mucize. Bize bir melek getireceksin.”
Mutfakta çaydanlık fokurduyordu. Hareketlilik başlamıştı.
Aylin ve Emre göz göze geldi. Ve uzun zamandır ilk kez gülümsediler. Belki de her şey şimdi başlıyordu.
Bugün şunu öğrendim: Bazen en büyük acılar, en güzel mucizelerin yolunu açar.




