Abla, şu hikâyeyi dinle. Duygularını alt üst edecek.
Şebnem eve bitkin döndü. İçindeki ses, kocasının yine evde kalmadığını fısıldıyordu. Etrafa saçılmış eşyalar ve bulaşık dolabındaki kirli tabaklar, onun ne kadar umursamazca uzaklaştığını anlatıyordu. Her zamanki gibi temizliğe başladı, ancak yatağa yaklaştığında donup kaldı. Yastık kılıfında—başkasına ait, uzun, kızıl bir saç teli. Elleri titreyerek mutfağa yöneldi—iki kadeh, dudak izi… Tüm bunlara sanki buzlu camın ardından bakıyormuş gibiydi. Ama bu sefer ağlamadı. Artık netti: Harekete geçme vakti gelmişti.
Bir zamanlar Şebnem’in basit bir hayali vardı: prensini bulmak. Küçük bir kasabadan gelen o, büyük şehirde güzel bir hayatın, mutluluğun hayalini kurardı. Okurken, teyzesi Lale’ye yardım etmek için akşamları bir lokantada çalışırdı—boşanmıştı, gücü yetmiyordu. Parası yetmezdi. Annesi arada bir gönderirdi ama üvey babasının evinde bir başkasının çocuğu hep ikinci plandaydı. Sahip olduğu her şeyi kendi emeğiyle kazanmıştı. Ve inanıyordu ki, bir gün aşk onu bu gri hayattan çekecekti.
Ve aşk geldi. Çalıştığı lokantaya sık sık gelen Volkan—yaşça büyük, kendinden emin, parası olan biri. İlk görüşte aşık olmuştu, onun sadece arabasının değil, bir de hayran kuyruğunun olduğundan habersiz. Volkan onu fark etti. Ve Şebnem kısa sürede hepsinin önüne geçti—hatta o “nişanlısını” bile. Aslında sadece babasının vaftiz kızıymış. Volkan onu seçmişti.
Düğün filmlerdeki gibiydi—gösterişli, pahalı, büyüleyici. Volkan’ın ailesi onu gergin gülümsemelerle karşıladı ama kabullendiler: oğulları geç yaşta olmuştu, her dediği yasaydı. Kayınvalidesi her şeyi yönetiyordu—gelinliğinden, gelinin saç rengine kadar. Şebnem itaatle başını salladı. Kabul edildiğine inanıyordu. Evde düzen, huzur, sevgi vardı. Bir yıl boyunca—masal gibiydi.
Ama zaman geçti. Hamilelik olmadı. Bir gün kayınvalidesi direkt konuyu açtı:
“Seni doktora yazdırdım. Artık sebebini öğrenmeliyiz.”
Şebnem kendini iyi hissediyordu. Ama itiraz edemedi. Sonra hüküm geldi: çocuk olmayacaktı. Asla.
Eve dönerken, nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Bundan sonra nasıl yaşayacaktı? Ama sonra anladı ki—söylemesine gerek yoktu. Her şey zaten söylenmişti. Kayınvalidesi tarafından.
“Önemli değil, başa çıkarız. Önemli olan birlikte olmamız,” dedi.
Volkan destek oldu: “Seni bırakmam.” Şebnem inandı. Ama zamanla doktor randevuları, klinikler, tedaviler başladı. Kocası ise giderek daha fazla gecikmeye başladı. Sonra yandaki odaya taşındı. Sonra da çoğu geceyi ailesinin yanında geçirir oldu.
Hayat devam ediyordu, ama birlikte değil. Arkadaşı Elif’in bir oğlu oldu. Şebnem vaftiz annesi oldu. Aliş onun ışığıydı. Ama Elif ve eşi bir kazada hayatını kaybetti. Aliş yetim kaldı. Şebnem onu görmeye hazırlanırken, çocuğu zaten alan adamla karşılaştı—Elif’in abisi Can, eskiden ona çikolatalar, defterler veren o genç…
“Biz yaşlandık artık,” dedi Elif’in anne babası. “O genç, üstelik nişanlı. Kendisi baksın.”
Şebnem bunu kabul edemedi: çocuğu başka bir kadın büyütecekti. Üvey anne. Zihninde tek bir fikir vardı: Aliş’i almak. Can’ı ikna etmek. Belki vazgeçerdi.
Ama Can vazgeçmedi:
“O benim yeğenim. Kız kardeşime söz verdim—onu asla bırakmayacağım!”
Sonra, bir anda, ateşli bir rüyadaymış gibi ekledi:
“İstersen benimle evlen. Birlikte büyütürüz onu. Seni hep sevdim, ama sen bana yüz vermedin.”
“Kırdın mı aklını?!” diye çıkıştı Şebnem. Sonra pişman oldu. Ama artık çok geçti.
Eve bitkin döndü. Ve işte—yastıkta yabancı bir saç. Dudak izi. Kadehler. Gerçek, kör bıçak gibi saplandı. Peki gerçekten ailesinin yanında mıydı? Ya o “iş seyahatleri”?
Onları bir arada tutan tek şey, sorumluluk duygusu, alışkanlık, terk edilme korkusuydu. Hızla eşyalarını, belgelerini topladı ve bir not bıraktı:
“Böylesi herkes için daha iyi…”
Volkan’ın çocukları olacaktı. Ailesinin torunları. Can’ın ailesi. Aliş’in bir annesi. Peki ya onunki?
Aşk mı? Kim bilir, belki de çok yakınındadır.
Can kapıyı uykulu, şaşkın açtı:
“Yine mi sen?.. Ne istiyorsun?”
Şebnem gözlerini kapadı ve sessizce fısıldadı:
“Ben… artık buradayım…”




