Bugün hayatımın en zor günlerinden birini yaşadım. Eve yeni gelmiştim ki babamla karşılaştım. İçimdeki sıkıntıyı bastıramayarak konuştum:
“Baba, bir haberim var. Komşumuz Ayşe… hamile. Ve bu çocuk benim.”
Babam Halil bir an donakaldı, sonra sakince cevap verdi:
“Öyleyse o kızla evlen.”
“Ne diyorsun baba, daha gencim. Aile kurmak için erken, üstelik ciddi bir ilişkimiz bile yoktu…”
“Ciddi mi?” diye alaycı bir gülüşle karşılık verdi babam. “Kızın peşinden koşarken erkek gibiydin de, sorumluluk alınca çocuk mu oldun? Öyle mi?” Sonra hiçbir şey söylemeden yüksek sesle annemi çağırdı: “Fatma! Buraya gel!”
Annem mutfaktan çıkarken elini önlüğüyle kuruluyordu:
“Ne oldu?”
“Dinle. Oğlumuz bir çocuk sahibi oldu ama evlenmek istemiyor. Komşunun kızı Ayşe hamile, çocuk onun. Ama o kaçıyor işte.”
Fatma hiç şaşırmadı bile. Yüzü taş kesildi:
“Haklı. Niye ilk karşılaştığı kızı eve alalım? Bu kızlar artık çok kurnaz, parası bol birini bulup hamile kalıyorlar sonra da ‘evlen’ diye zorluyorlar. Sonra da çıkar ki çocuk ondan değilmiş. DNA testi yaptırsın önce. Hem İbrahim’e baskı yapmanın anlamı yok, o daha genç. Erkek işte, dayanması zordu. Ama bizim başkasının çocuğunu geçindirme zorunluluğumuz yok!”
Halil derin bir nefes aldı ve yavaşça konuştu:
“Peki ya çocuk gerçekten onunsa?”
“Onunsa ne olmuş? Biz sorumluluğu üstlenmek zorunda mıyız? Kıza söyle, test yaptırsın, gerçek ortaya çıksın.”
Fatma dönüp mutfağa gitti, Halil ise oğluyla baş başa kaldı.
“Bilirsin, ben de gençtim bir zamanlar,” dedi yavaşça. “Birini sevdim, başkasıyla evlendim. Aşktan değil, sorumluluktan. Çünkü erkek, sadece tutku demek değildir; seçimler ve sonuçlarıdır. Annen hamileydi o zaman. Onunla mutlu olup olamayacağımı bilmiyordum, ama şundan emindim: Çocuğun bir suçu yoktu. Benim kanım, benim vicdanım. Ve bil İbrahim, hiç pişman olmadım o kararımdan.”
Üç ay geçti. DNA testi kesin bir sonuç verdi: %99,9 ihtimalle İbrahim, Ayşe’nin çocuğunun babasıydı.
“E ne olmuş?” diye burun kıvırdı Fatma, Halil masaya raporu koyunca. “Evet, babası. Ama bu Ayşe’nin bu eve geleceği anlamına gelmez. Bu eve adım atamaz. Ben böyle istiyorum!”
İbrahim başını eğmiş, babasına bakmıyordu. Yüzünden belliydi: Annesinin tarafını seçmişti. Sessizce yumruklarını sıkıyor, ama tek kelime etmiyordu.
Halil yavaşça ayağa kalktı:
“İkiniz kararınızı verdiniz, şimdi benimkini dinleyin.”
Sesi boğuk, ama çelik gibiydi:
“Ben yaşadıkça, torunum hiçbir şeyden mahrum kalmayacak. Bir arsa alıp ev yaptıracağım ve o—benim torunum—emeğimin karşılığını alacak. Ama siz ikiniz artık benden hiçbir destek görmeyeceksiniz. Bu rezilliğin parçası olmayı reddediyorum. İbrahim, bugünden sonra sen benim için oğlum değilsin. Sahip olduğum her şey çocuğun olacak. Benden tek kuruş alamayacaksınız.”
Fatma öfkeyle ayağa fırladı:
“Aklını mı yitirdin? Kendi oğlunu mirastan mı mahrum edeceksin?!”
Halil cevap vermedi. Sadece arkasını döndü ve bağrışmaları duymaz kibar çıkıp gitti. İbrahim şaşkınlık içinde orada öylece durdu. Babasının bunu gerçekten yapabileceğine inanamıyordu. Ama biliyordu: Halil bir şey dediyse, mutlaka yapardı.




