Bir zamanlar, Ayşe nine, torununu okuldan almak için aceleyle yola koyulmuştu. Yüzündeki gülümseme, gençliğinde olduğu gibi parlaktı. Taş döşeli yolda ayak sesleri çın çın yankılanıyordu. O gün, içi huzurla doluydu; nihayet kendi evini almıştı—küçük ama şirin, yeni bir daire, İstanbul’un göbeğinde. Tertemiz, aydınlık, yepyeni bir mutfağı ve park manzarası vardı. Bu ev, onun için özgürlük ve zafer simgesiydi.
Uzun zamandır bunun için çabalamıştı: neredeyse iki yıl kıt kanaat geçinmiş, köydeki eşiyle birlikte yaptıkları eski evi satmış, kızından da biraz borç almıştı. Kızı ve damadı gençti, onların da ihtiyaçları vardı, ama Ayşe nine artık emekli maaşının yarısıyla bile idare edebilirdi, hele ki kendi evi olduktan sonra.
Okulun önünde sekiz yaşındaki Elif onu bekliyordu—hayatının neşesi, her şeyiydi. Kızının geç yaşta doğurduğu tek torunu. Köyden şehre taşınmak istememişti, ama kızının yardım ricasına dayanamamıştı. Her gün torununu okuldan alır, yemek yedirir, ailesi işten dönene kadar onunla ilgilenir, sonra kendi evine giderdi. Resmiyette ev kızının adına kayıtlıydı—dolandırıcılara karşı tedbirdi—ama içten içe, o evin kendisine ait olduğunu hissediyordu.
El ele yürürlerken, küçük Elif aniden durdu ve büyükannesinin gözlerine baktı:
“Büyükanne… Annem dedi ki seni huzurevine vermeleri gerekiyormuş…”
Sanki yere yıldırım düşmüştü. Ayşe nine donup kaldı.
“Ne dedin, yavrum?” diye boğuk bir sesle sordu.
“Yani… Bütün büyükannelerin yaşadığı bir eve. Annem sıkılmayacağını söyledi…”
İçi burkuldu. Dudakları titreyerek gülümsemeye çalıştı.
“Peki bunu nereden duydun?”
“Annemle babamı mutfakta konuşurken duydum. Annem bir teyzeyle konuşmuş bile, dedi. Sadece hemen yollamayacaklarmış, ben büyüyene kadar bekleyeceklermiş. Ama anneme söyleme sakın… Lütfen…”
“Tamam, güneşim… Söylemem,” diyerek zorlukla kapıyı açtı. “Ben biraz kendimi iyi hissetmiyorum, biraz uzanayım… Sen üstünü değiştir, olur mu?”
Elif odasına koştu, Ayşe nine ise üstünü bile çıkarmadan koltuğa çöktü. Duvarlar gözünün önünde dalgalanıyordu, kulaklarında torununun sözleri çınlıyordu: *Huzurevine… Sıkılmayacaksın… Anlaşmışlar…*
Üç ay sonra eşyalarını topladı. Kavga etmeden, sitem etmeden. Bir gün evinin kapısını kapattı ve bir daha geri dönmedi.
Şimdi köyde yaşıyor—eski bir arkadaşının küçük evini kiralıyor. Orada hava bile başka, insanlar daha sıcak. Kendine mütevazı bir ev almak için para biriktiriyor. Arkadaşları ve uzak akrabaları ona destek oluyor—kimisi sözle, kimisi işle. Ama eleştirenler de çıkmıyor değil:
“Kızınla konuşamaz mıydın? Belki de çocuk uydurmuştur.”
“Çocuk böyle bir şey uydurmaz,” diye yanıt verdi Ayşe nine kararlılıkla. “Ben kızımı bilirim. Gittiğimden beri ne bir telefon, ne bir mesaj, ne de bir kelime. Demek ki doğruydu. Anlasın ki her şeyi biliyorum. Ben aramıyorum. Ve aramayacağım da. Ben suçlu değilim.”




