“Paran olmamasında sen suçlusun. Kimse seni evlenmeye ve çocuk doğurmaya zorlamadı.” Bunları annem, yardım istediğim anda yüzüme karşı söyledi.
Yirmi yaşındayken Volkan’la evlendim. Samara’nın kenar mahallesinde küçücük bir stüdyo daire kiraladık. İkimiz de çalışıyorduk: o inşaatlarda, ben ise bir eczanede. Mütevazı yaşıyorduk ama idare ediyorduk. Birikim yapıp kendi evimizi almayı hayal ediyorduk, o zamanlar her şeyin mümkün olduğunu sanıyordum.
Sonra Alper doğdu. İki yıl sonra da Deniz. Ben doğum iznine çıktım, Volkan fazla mesailere başladı. Ama ek işlerine rağmen para yetmiyordu. Her kuruş bezlere, mama doktor masraflarına, faturalara ve tabii ki kiraya gidiyordu. Kira tek başına Volkan’ın maaşının yarısını alıyordu.
Çocuklarıma bakıyor ve her sabah aynı endişeyle uyanıyordum: Ya Volkan hastalanırsa? Ya ev sahibi bizi çıkarırsa? O zaman ne olacak?
Annem şehir merkezinde, iki odalı bir dairede tek başına yaşıyordu. Ninem de öyle. İkisinin de oturma odaları bomboştu. Saray istemiyorum, diye düşünüyordum. Sadece geçici bir süre. Çocuklar küçükken, ayaklarımızın üzerine basana kadar.
Anneme, ninemle birleşmeyi teklif ettim: İkisi bir dairede kalsın, bizim de diğerine taşınmamıza izin versin. Yer olurdu—sadece ben, Volkan ve iki küçük çocuk. Ama annem dinlemeye bile tenezzül etmedi.
“Anneannemle mi yaşayacağım?” diye burun kıvırdı. “Aklını mı yitirdin? Hayatım bitti mi sanki? Daha gencim. O yaşlı kadınla aynı evde durmak sinirimi bozar. Nerede istersen orada yaşa, ama bana bulaşma.”
Sessizce içime attım. Sonra babamı aradım. Yıllardır yeni eşiyle yaşıyordu. Dört odalı geniş bir daireleri vardı ve ninemi yanına alabileceğini ummuştum. Sonuçta o, onun annesiydi. Ama o da reddetti. İkinci evliliğinden çocukları olduğunu, “evin zaten tıka basa dolu” olduğunu söyledi.
Çaresizlikle annemi tekrar aradım. Ağlıyor, yalvarıyordum—sadece geçici bir süre bizi kabul etmesi için. İşte o zaman suratıma şunları fırlattı:
“Paran yoksa kendi suçun. Kimse seni evlenmeye zorlamadı. Çocuk doğurmanı da kimse istemedi. Büyükler gibi yaşamak istedin, al işte. Şimdi kendi sorunlarını kendin çöz.”
Yıldırım çarpmışa döndüm. Telefon elimde mutfakta otururken içimde her şey yıkılıyordu. Bunları bana annem söylüyordu. Benim dayanağım olması gereken kadın. Çok şey istemiyordum—sadece bir köşe, biraz anlayış.
Ertesi gün Volkan’la ne yapacağımızı konuştuk. Yardım çığlığımıza cevap veren tek kişi, onun annesi Emine Hanım oldu. Şehrin dışında, müstakil bir evde yaşıyordu. Boş bir odası vardı ve bizi seve seve ağırlayacağını söyledi. Çocuklarla ilgilenebileceğini, biz çalışırken onlara bakabileceğini anlattı.
Ama korkuyorum. Burası şehir değil, köy. Hastane yok, okul yok, düzgün bir ulaşım bile yok. Oraya taşınırsak bir daha kurtulamayacağımızdan korkuyorum. Çocukların fırsatsız, geleceksiz büyüyeceğinden korkuyorum. Benim de pes edip hayattan kopacağımdan korkuyorum.
Yine de seçeneğimiz yok. Annem reddetti. Ninem çok yaşlı, bizi alacak hâli yok. Babam bizi ailesi olarak görmüyor. Ve bir yol ayrımındayım: Hiçliğe yürümek mi, yoksa samimi bir yardımı kabul etmek mi?
En acı olan şey ne biliyor musun? Fakir olmamız değil, zorluk çekmemiz de değil. Asıl acı olan, kan bağıyla en yakın olanların yürek olarak en uzak çıkması. Ve kendim için değil, çocuklarım için korkuyorum. Kendi nineleri tarafından istenmediğini hiç bilmesinler istiyorum…




