Sevgili kayınvalide, sizi boşanma törenimize davet ediyorum!
Oğlu, İstanbul’daki evinin kapısını açtığında, Ayşe Hanım içeri adım atarken endişeli bir sesle sordu:
— Yalnız mısın?
— Evet… — diye şaşırarak cevapladı Cem.
— Peki Emel nerede? Çoktan gitti mi? Her şey bitti mi? — Kayınvalidenin sesi heyecandan titriyordu.
— Anne, neyden bahsediyorsun? — Cem omuzlarını silkti, soruların nereye varmak istediğini anlamamıştı.
— Demek ki geç kaldım… — Ayşe Hanım derin bir iç çekti, salona geçip kanepenin ucuna, sanki fazla yer kaplamaktan korkar gibi oturdu. — Çok geç geldim…
— Anne, ne oldu? — Cem tedirgin oldu, içinde bir endişe belirmişti.
— Yoksa her şey yolunda mı diyorsun?! — Ona kuşku dolu bir bakış attı, sanki korkunç bir sırrı saklıyormuş gibi.
— Bir sorun mu var? — Cem şaşırmıştı, annesinin ne demek istediğini anlamıyordu.
— Oğlum, hemen açıkla şu saçmalığı! — Ayşe Hanım çantasını karıştırdı, içinden solmuş bir gül resimli bir kart çıkardı ve kararlı bir hareketle Cem’e uzattı. — Bu sabah posta kutumda buldum. Boşanma davetiyesi!
Cem kartı aldı, düzgün bir el yazısıyla yazılmış metni gözden geçirdi: «Sevgili kayınvalide, sizi boşanma törenimize davet ediyorum! Gelininiz Emel.» Donup kaldı, gözlerine inanamıyordu.
— Anne, ciddi ciddi buna inandın mı? — diye sordu, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak.
— Yoksa kendi kendime mi yazdım bunu?! — Ayşe Hanım ellerini havaya kaldırdı, sesi kırgınlık ve öfkeyle titriyordu.
— Hayır, yani… Emel mi? Ciddi misin?
— Kim bu Emel?
— Yani, gelinin…
— Cem, lafı dolandırma! Gerçeği anlat! Boşanmaya mı kalktınız? Daha bir yıl bile olmadı! Şimdi nerede o?
— Anne, sakin ol, her şey normal. Emel işte… sanırım. Sabah her zamanki gibiydi. Bu büyük ihtimalle bir şakadır. Çorbadan dolayı herhalde…
— Şaka mı? Çorbadan mı?! — Ayşe Hanım oğluna öyle baktı ki, sanki aklını yitirmişti. — Çorbadan böyle şaka mı olur?!
— Evet, çorbadan, — Cem mahcup bir şekilde ensesini kaşıdı. — Dün ilk defa çorba yaptı. Ben de dedim ki… pek olmamış. Seninki gibi değil.
— Sonra ne oldu? — Kayınvalide gözlerini kısarak, hikâyenin dramatik bir hal alacağını hissetmişti.
— Sinirlendi, çorbayı dökmek istedi. Sonra da dedi ki, ben hepsini bitirene kadar yemek yapmayacak. Ben de şaka olsun diye, yemek yapmayı bırakırsa boşanma davası açacağımı söyledim…
— Şaka mı?! Ona boşanmadan bahsettin, şaka diye mi?! — Ayşe Hanım kanepeden fırladı, gözleri haklı bir öfkeyle parlıyordu.
— Sonra şaka olduğunu açıkladım ama tartışma iyice alevlenmişti…
— Tamam, oğlum, tıpkı baban! — diyerek kararlı adımlarla mutfağa yöneldi. — O çorba nerede? Hemen getir buraya!
— Ne yapacaksın? — Cem şaşkınlıkla annesini takip etti.
— Yiyeceğiz. Anladın mı?
— Anne, lezzetsiz…
— Sana göstereyim şimdi ‘lezzetsiz’i! Mutfağa, çabuk!
Ayşe Hanım kararlı adımlarla çorba tenceresini buldu, ocağa koyup ateşi yaktı.
— Buraya gel! — sesi sanki bir savaş alanında generalin emri gibiydi.
— Anne, yani… — Cem itiraz etmeye çalıştı ama onun sert bakışı karşısında sustu.
— Bir de — evin anahtarlarını getir!
— Onları niye istiyorsun? — donup kaldı, ne demek istediğini anlamamıştı.
— Getir dedim ya!
Cem başını öne eğip anahtarları getirdi. Annesi hemen elinden alıp eski ceketinin cebine sakladı.
— Sofraya otur! — diye emretti, çorbayı iki tabağa bölerek.
Önce kendi kaşığını aldı ve gözlerini oğlundan ayırmadan yemeye başladı. Cem isteksizce onu takip etti.
— Buna mı lezzetsiz diyorsun? — Ayşe Hanım kaşını kaldırarak tabağını bitirdi. — Gayet güzel çorba!
— Seninki daha iyi… — diye mırıldandı Cem, kaşığıyla tabağı karıştırarak.
— Benim otuz yıllık tecrübem var! Senin karın daha yeni öğreniyor! Hemen kaşığı al ve soğumadan ye!
Beş dakika boyunca sofrada sadece kaşık sesleri ve ara sıra çorba içme sesleri duyuldu. Cem bitirdiğinde elini uzattı:
— Anne, hepsini yedim. Anahtarları ver.
— Vermeyeceğim, — Ayşe Hanım kurnazca gülümsedi. — Önce ödevini yapacaksın.
— Ne ödevi? — Cem afallamıştı.
— Şu işte. Şu rafta ‘Ailece Lezzetli Yemekler’ kitabı var. Pazar günü babanla birlikte size geleceğiz. Ve sen, sevgili oğlum, bu kitaptan üç yemeği bizzat pişireceksin!
— Ben mi? — Cem neredeyse boğuluyordu. — Benim bir karım var!
— Yok, hayır oğlum. Karın ancak soğan doğrar. Gerisi sana kaldı. Ben de onun çorbasını öveceğim. Ama sen… Boşanmaymış! Biz babanla yirmi yıl beraber yaşadık, ondan sonra konuş!
— Tamam… — diye homurdandı Cem, gözlerini yere indirerek.
— Laf yok! Eğer kaçmaya kalkarsan baban senden üç kat çıkarır. Bilirsin, yemek konusunda ne kadar titizdir…
Ayşe Hanım sofradan kalktı, oğluna son bir sert bakış attı, anne kararlılığıyla dolu. Ama içinde bir fırtına kopuyordu: Bu genç aileyi aptalca hatalardan nasıl koruyabilirdi? Ve oğluna nasıl anlatırdı ki, sevgi sadece şakalar değil, çorba biraz tuzlu olsa bile birbirinin kıymetini bilmektirCem, kitabı raftan alırken iç geçirdi ve “Emel’e bir demet gül alıp özür dilemeliyim,” diye düşündü.




