Sevgili kayınvalide, boşanma davetimize bekleriz!
Oğlu İstanbul’daki evinin kapısını açtığında, Ayşe Hanım endişeli bir sesle sordu:
“Sen tek başına mısın?”
“Evet…” diye şaşkınlıkla cevap verdi Mehmet.
“Peki Elif nerede? Çoktan gitti mi? Her şey bitti mi?” Kayınvalidenin sesi heyecandan titriyordu.
“Anne, ne diyorsun?” Mehmet omuz silkti, bu sorulara anlam veremiyordu.
“Demek geç kaldım…” Ayşe Hanım derin bir iç çekti, salona geçip koltuğun kenarına ilişti, sanki fazla yer kaplamaktan çekiniyormuş gibi. “Çok geç kaldım…”
“Anne, ne oldu?” Mehmet içinde beliren tedirginlikle diken üstünde duruyordu.
“Yoksa her şey yolunda mı diyeceksin?” diye kuşkulu bir bakış fırlattı ona, sanki korkunç bir sır saklıyormuş gibi.
“Bir şey mi var?” Mehmet şaşkınlıkla karışık bir ifadeyle annesine bakıyordu.
“Oğlum, anlat hemen, bu ne saçmalık?” Ayşe Hanım çantasını karıştırdı, içinden solmuş bir gül resimli bir davetiye çıkardı ve kararlı bir hareketle Mehmet’e uzattı. “Sabah posta kutumda bunu buldum. Boşanma davetiyesi!”
Mehmet davetiyeyi aldı, üzerinde düzgün bir el yazısıyla yazılmış cümleleri okudu: “Sevgili kayınvalide, boşanma davetimize bekleriz! Gelininiz Elif.” Donup kaldı, gözlerine inanamıyordu.
“Anne, cidden bunun gerçek olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak.
“Yoksa kendi kendime mi yazdım bunu?” Ayşe Hanım ellerini havaya kaldırdı, sesi öfke ve kırgınlıkla titriyordu.
“Hayır, ama… Elif mi? Cidden?”
“Kim bu Elif?”
“Yani, gelinin…”
“Mehmet, lafı dolandırma! Anlat şimdi, ne oluyor? Boşanmaya mı kalkıştınız? Daha bir yıl bile olmadı! Şimdi nerede o?”
“Anne, sakin ol, her şey normal. Elif işte… herhalde. Sabah her zamanki gibiydi. Bu büyük ihtimalle bir şaka. Çorbadan dolayı herhalde…”
“Şaka mı? Çorbadan mı?” Ayşe Hanım oğluna öyle bir baktı ki, artık aklını kaçırmış olduğunu düşündü. “Çorbadan böyle şaka mı yapılır?”
“Evet, çorbadan,” Mehmet mahcup bir şekilde ense kaşıdı. “Dün ilk defa o yaptı. Ben de dedim ki… pek olmamış. Seninki gibi değil.”
“Eee, sonra?” Kayınvalide gözlerini kısarak bekliyordu, hikayenin dramatik bir hal alacağından emin gibiydi.
“Sinirlendi, çorbayı dökmek istedi. Sonra da ‘sen bunu bitirene kadar bir daha yemek yapmam’ dedi. Ben de şaka olsun diye, ‘yemek yapmayı bırakırsan boşanırım’ dedim. Şakaydı…”
“Şaka mı? Boşanmayı şakayla söyler mi insan?” Ayşe Hanım koltuğundan fırladı, gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Sonra şaka olduğunu açıkladım ama kavga büyümüştü bir kere…”
“Tamam, oğlum, tıpkı baban! Nerede o çorba? Getir buraya!” diyerek kararlı adımlarla mutfağa yöneldi.
“Niye?” Mehmet şaşkınlıkla annesinin peşine takıldı.
“Yiyeceğiz. Anladın mı?”
“Anne, lezzetsiz…”
“Şimdi sana ‘lezzetsiz’i gösteririm! Mutfağa, çabuk!”
Ayşe Hanım kararlılıkla çorba tencereyi buldu, ocağa koydu, altını yaktı.
“Gel buraya!” Sesi bir savaş alanındaki generalinki gibi emir doluydu.
“Anne, yani…” Mehmet itiraz etmeye çalıştı ama annesinin sert bakışı karşısında sustu.
“Bir de… evin anahtarlarını getir!”
“Niye?” Donup kaldı, ne yapacağını anlamamıştı.
“Getir dedim!”
Mehmet boynunu büküp anahtarları getirdi. Annesi hemen elinden alıp eski ceketinin cebine koydu.
“Otur sofraya!” diye emretti, çorbayı iki tabağa paylaştırırken.
İlk kaşığı o aldı ve gözünü Mehmet’ten ayırmadan yemeye başladı. Mehmet isteksizce onu takip etti.
“Buna mı lezzetsiz diyorsun?” Ayşe Hanım kaşını kaldırdı, tabağını bitirmişti. “Normal çorba işte!”
“Seninki daha güzel…” diye mırıldandı Mehmet, kaşığıyla tabağı karıştırırken.
“Benim otuz yıllık tecrübem var! Senin karın daha yeni öğreniyor! Hemen kaşığı al da ye, soğumadan!”
Beş dakika boyunca sofrada çıt çıkmadı, sadece kaşık sesleri ve ara sıra duyulan “höpürdetmeler”… Mehmet bitirdiğinde elini uzattı:
“Anne, bitti. Anahtarları ver.”
“Vermem,” diye kurnazca gülümsedi Ayşe Hanım. “Önce ödevini yapacaksın.”
“Ne ödevi?” Mehmet şaşkınlık içindeydi.
“Şu. Şu rafta ‘Ailecek Lezzetler’ diye bir kitap var. Pazar günü babanla birlikte size geleceğiz. Ve sen, canım oğlum, o kitaptan üç yemek yapacaksın!”
“Ben mi?” Mehmet neredeyse boğulacaktı. “Benim karım var!”
“Yok, yok, oğlum. Karın ancak soğan doğrar. Gerisi sana kaldı. Ben de onun çorbasını öveceğim. Sen… Boşanırmış! Biz babanla yirmi yıl evli kaldık, ondan sonra konuş!”
“Tamam…” diye homurdandı Mehmet, gözlerini yere dikerek.
“Laf yok! Eğer kaçmaya kalkarsan, baban üç postunu yüzer. Bilirsin, yemeğe ne kadar düşkün olduğunu…”
Ayşe Hanım sofradan kalktı, oğluna son bir sert bakış attı, dolu dolu bir anne kararlılığıyla. Ama içinde bir fırtına kopuyordu: Bu genç aileyi aptal hatalardan nasıl koruyacaktı? Ve oğluna nasıl anlatacaktı ki, aşk sadece şaka”Ertesi gün Mehmet mutfakta devrilen tencere, yanmış pilav ve tuz yerine şeker konmuş mercimek çorbasıyla boğuşurken, Elif’in kapıdan uzattığı ‘Boşanma davetini iptal ediyorum, ama bir daha yemeğe karışmazsan!’ notuna bakıp derin bir oh çekti.”




