Sabahın erken saatlerinde, İzmir’in sakin bir mahallesindeki evde her zamanki sessizlik hüküm sürüyordu. Murat, bu huzuru çok severdi. Perdelerden geçen hafif ışık, mutfaktan yükselen taze demlenmiş kahve kokusuyla buluştuğunda, nihayet kitabıyla baş başa kalmanın tadını çıkarıyordu. Ancak bu sabah sükûnet, garip seslerle bozuldu—ağır adımlar, su sesi ve yetişkinlerden duyduğu bir kelimeyi mırıldanan çocuksu bir “ah canım!”
Murat koridora baktığında donup kaldı. Orada torunu Emir duruyordu.
Dağınık saçları, üzerinde astronot desenli pijamasıyla küçük Emir, ciddi bir ifadeyle koridorda yürümeye çalışıyordu… Ama babasının kapının yanında duran eski deri ayakkabılarıyla.
Emir o ayakkabılara “babamınkiler” diyordu. Halbuki babası, Mehmet, uzun süredir yanlarında değildi—bir iş gezisi için altı aylığına yurt dışına gitmişti ve ailesi onun dönüşünü bekliyordu.
“Emir, ne yapıyorsun?” diye fısıldadı Murat, bu kırılgan anı bozmaktan korkarak.
Çocuk dönmedi, ayaklarına çakılı gözlerle dikkatle bakıyordu.
“Büyükler gibi olmak istiyorum,” dedi, dikkatle bir adım atarak. Ayakkabılardan biri ayağından çıktı, Emir sinirli bir şekilde homurdandı, eğilip yeniden giydi.
Murat duvardaki banka oturdu, yüreği sevecenlikle doldu. Biliyordu; şimdi müdahale etmemeliydi. Bazen çocukların kendilerini anlamaları için başkalarının ayakkabılarını giymelerine izin verilmeliydi.
“Büyük olmanın kolay olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu, bir süre bekledikten sonra.
Emir başını salladı, gözlerini ayakkabılardan çekmeden.
“Sen ve babam her şeyi biliyorsunuz. Size kimse ne yapacağınızı söylemiyor.”
Murat istemsizce gülümsedi, ama bu gülümsemenin içinde burukluk vardı. Kendisinin de çocukken babasının ağır, eski çizmelerini giydiğini hatırladı. O zamanlar onları giyince güçlü, uzun ve neredeyse yenilmez olacağını sanmıştı. Ama birkaç adımdan sonra ne kadar rahatsız olduklarını anlamıştı—parmakların içinde boşlukta sallanıyor, topuk kayıyor, her adım bir mücadeleydi.
“Biliyor musun,” dedi Murat, “bu ayakkabılar babanın ilk işine giderken giydikleri. Eskimişler ama onları hep sakladı. Söylerdi, ‘Bunlarla büyüdüm.’”
Emir ayakkabılara baktı, dondu kaldı. Yedi yaşındaki bir çocuk için fazla ciddi bir ifadeyle gözleri parlıyordu, merak ve daha derin bir şeyle—sanki bu yıpranmış deri ayakkabılarda babasının izlerini arıyordu.
“Yine de onlarla yürümek istiyorum,” diye diretmişti. “Ben de başlamak için.”
“Ama çok uzun süre değil,” diye yumuşakça yanıt verdi Murat. “Sonra kendi terliklerine dön. Büyümek için bolca vaktin olacak.”
Emir başını salladı ve sendelerek birkaç adım daha attı. Yüzü gergindi, her adım küçük bir kahramanlık gibiydi. Hareketlerinde öyle bir kararlılık vardı ki, sanki koridorda değil, geleceğe uzanan görünmez bir köprüde yürüyordu.
Murat torununa bakarken kalbinde derin bir sıcaklık yayıldı. Büyük olmak, ayakkabılarla ya da her sorunun cevabını bilmekle ilgili değildi. Her şeye rağmen sabah kalkıp güne devam etmekle, kimse istemese bile affedebilmekle, kalbi korksa bile sevdiklerini koruyabilmekle ilgiliydi.
Ama her şey böyle başlıyordu—babasının kocaman ayakkabılarını giyen küçük bir çocukla, dünyaya doğru hantal bir adım atmasıyla. Henüz onun için fazla büyük olan bir dünyaya…




