65 Yaşında Çocuklarımızın Bize İhtiyaç Duymadığını Anladık: Bunu Kabul Edip Kendimiz İçin Yaşamaya Nasıl Başlarız?

Yaşları altmış beşe geldiğinde, çocuklarının artık onlara ihtiyaç duymadığını anladılar. Bu gerçeği kabullenmek ve kendileri için yaşamaya başlamak nasıl mümkün olabilirdi?

Kayseri’nin kenar mahallesindeki küçük bir evde, her köşesi gençlik günlerinin anılarıyla dolu olan bu sessiz yuvada, hüzünlü bir öğle sonrasıydı. Emine, soğumuş çayının başında, boşluğa dalıp gitmişti. İlk kez kalbinde bu kadar keskin bir acı hissediyordu: üç çocuğuna, eşi Mustafa’yla birlikte her şeylerini vermişlerdi – zamanlarını, emeklerini, birikimlerini. Ama onlar kendi hayatlarına dalıp gitmiş, anne babalarını yalnız bırakmışlardı. Oğlu Ahmet, aradığında telefonunu bile açmıyordu. Bazen zihninde korkunç bir soru yankılanıyordu: “Yaşlandıklarında, hiçbiri bir bardak suyu uzatmayacak mıydı?”

Emine, yirmi beşinde evlenmişti. Mustafa, onu yıllarca peşinden koşmuş, liseden arkadaşıydı. Üniversitede aynı bölümü seçmiş, hep yanında olmuştu. Mütevazı bir düğünün ardından, henüz bir yıl geçmeden Emine hamile kaldı. İlk kızları Ayşe doğduğunda, hayatları bu değişikliğe hazır değildi. Mustafa okulu bırakmak zorunda kaldı, Emine ise öğrenimine ara verdi.

Zor yıllardı. Mustafa günlerce işte kalır, Emine ise hem anneliği öğrenmeye çabalarken hem de okulunu bitirmeye çalışırdı. İki yıl sonra yeniden hamile olduğunu öğrendi. Açıköğretime geçmek zorunda kaldı, Mustafa ise aileyi geçindirmek için daha fazla çalışmaya başladı.

Her şeye rağmen iki çocuk yetiştirdiler: büyük kızları Ayşe ve küçük oğulları Ahmet. Ayşe okula başladığında, Emine nihayet mesleğine dönebildi. Hayat yavaş yavaş düzene giriyordu: Mustafa iyi maaşlı bir iş bulmuş, küçük bir evi düzenlemişlerdi. Tam rahat bir nefes almışlardı ki, Emine üçüncü çocuğunu beklediğini öğrendi.

Küçük kızları Zeynep’in doğumu yeni bir sınav oldu. Mustafa ek işler alıyor, Emine ise tüm vaktini bebeğe adıyordu. Nasıl başardıklarını hâlâ anlamıyordu ama zamanla her şey yoluna girdi. Zeynep ilkokula başladığında, Emine’nin üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti.

Fakat zorluklar bitmedi. Ayşe üniversiteye yeni başlamışken evlenmeye karar verdi. Emine ve Mustafa itiraz etmedi – onlar da genç yaşta evlenmişti. Düğün masrafları ve genç çift için ev alımı, birikimlerini eritip tüketti.

Ahmet de kendine bir daire istedi. Anne baba oğullarını reddedemedi ve yeni bir kredi çekerek ona da ev aldı. Neyse ki Ahmet, büyük bir şirkette iş bulunca içleri biraz rahatladı.

Zeynep liseyi bitirdiğinde hayalini açıkladı: yurtdışında okumak istiyordu. Zor günlerdi, ancak Emine ve Mustafa elinden geleni yapıp kızlarını Avrupa’ya gönderdi. Zeynep gitti, evleri sessizliğe büründü.

Yıllar geçtikçe çocuklar eve daha seyrek uğrar oldu. Ayşe, Kayseri’de yaşamasına rağmen, sürekli meşgul olduğunu söyleyerek nadiren gelirdi. Ahmet eski evini satıp İstanbul’a taşındı ve yılda bir, belki de daha seyrek uğruyordu. Zeynep ise mezun olduktan sonra yurtdışında kaldı, kariyerine odaklandı.

Emine ve Mustafa çocuklarına her şeylerini vermişti: gençliklerini, zamanlarını, paralarını, hayallerini. Karşılığında aldıkları şey ise boşluktan ibaretti. Çocuklarından maddi destek ya da bakım beklemiyorlardı. Tek istedikleri, bir telefon, bir ziyaret, sıcak bir sözdü. Ama anlaşılan o günler geride kalmıştı.

Şimdi Emine pencerenin önünde oturmuş, karla kaplı bahçeyi seyrediyordu. Belki de beklemeyi bırakma vakti gelmişti? Belki altmış beş yaşında, hep en son düşündükleri mutluluğu hak etmişlerdi?

Peki bu acı nasıl unutulacaktı? Her şeylerini feda ettikleri çocuklarının, arkalarına bakmadan gittiğini nasıl kabulleneceklerdi? Emine bir zamanlar seyahat etmeyi, kitap okumayı, sadece kendisi için yaşamayı hayal ettiğini hatırladı. Ama yıllar başkalarına bakmakla geçmişti. Şimdi yaşlılığın eşiğinde, hayatın ellerinden kayıp gittiğini hissediyordu.

Mustafa sessizdi, ama Emine onun gözlerindeki aynı hüznü görebiliyordu. O da her şeyini çocuklarına vermiş, şimdi bu boşluğu nasıl dolduracağını bilmiyordu. Yük olmak istemiyorlardı, ama belki de hiç gelmeyecek bir telefonun bekleyişiyle yaşamak zordu.

“Belki de kendimiz için yaşamanın vakti geldi,” dedi Emine, eşinin elini tutarak. “Hep hayal ettiğimiz gibi denize gidelim mi? Ya da akşamları kim arayacak diye düşünmeden yürüyüşe çıkalım?”

Mustafa ona baktı, gözlerinde bir kıvılcım belirdi.

“Belki de vakti geldi,” diye mırıldandı. “Hâlâ hayattayız ya.”

Ama Emine’nin içinde bir korku vardı: ya kendileri için yaşamayı unuttuysalar? Ya geriye kalan tek şey, bir zamanlar ihtiyaç duyulduklarının hatıralarıysa? Yine de eşine baktığında kararını verdi: deneyeceklerdi. İmkânsız görünse bile, yeniden başlamanın gücünü bulacaklardı.

Rate article
Lifequest
65 Yaşında Çocuklarımızın Bize İhtiyaç Duymadığını Anladık: Bunu Kabul Edip Kendimiz İçin Yaşamaya Nasıl Başlarız?