**Gizemli Misafir: Aile Sıcaklığının Draması**
Küçük bir kasaba olan Gölbaşı’nda, gün batımı gölün durgun yüzeyinde yansırken, eski ahşap evler geçmişin sıcaklığını muhafaza ediyordu. Aylin Hanım, ağır market poşetleriyle eve dönüyordu. Oğlunun sevineceğini düşünerek kocaman bir karpuz da almıştı. Poşetleri girişe bırakıp kulak kabarttı. Oğlunun odasından hafif fısıltılar geliyordu, sanki biriyle sessizce konuşuyordu. Kalbi hızla çarptı. Odaya adım attığında donup kaldı, gözlerine inanamadı. Oğlu Emre, ahşap oyuncaklarla tanımadığı bir adamla oynuyordu. İkisi de özenle figürleri yerleştiriyor, gülümsüyor ve o anı bozmamak için fısıldar gibi konuşuyorlardı. Aylin Hanım misafiri daha dikkatli inceledi ve bir ah çekti.
“Sen de hep evde oturuyorsun Emre!” diye söylenirdi sık sık. “Böyle gidersen ömrün yalnız geçer! Şu eski arkadaşın Serhat’a bir bak. Oto tamircisi oldu, işini kurdu, hayatı yolunda. Evlendi, çocuğu oldu, bahçesine veranda yaptı. Karısıyla anlaşamadı tabii, boşandılar ama Serhat yılmayıp yine evlendi, üstelik çocuklu bir kadınla. Sonra bir de kendi çocukları oldu. İlk eşi de yeniden evlendi, herkes mutlu. Komşumuz Neriman Teyze ise bayılıyor: üç torunu var, ev çocuk sesleriyle dolup taşıyor! Serhat yeni eşiyle, Deniz’le çocukların hâline bakıyor, Neriman Teyze de yardım ediyor. Onların her şeyi yolunda, sen ise hâlâ buradasın!”
“Bizim evde sessizlik hâkim,” diye ekliyordu Aylin Hanım, başını sallayarak. “Ah oğlum, kim bilir kime çektin sen? Biz göçüp gittiğimizde yapayalnız kalacaksın, konuşacak kimsen olmayacak! Şu makineyi de kapat artık, annen seninle konuşuyor!”
Emre makineyi kapattı, başını kaldırdı:
“Tamam anne, acele bir işim var.”
“Tabii Emre,” diye iç çekti annesi. “Hiçbir şey değişmeyecek. Otuz iki yıldır bu evdesin, ömür boyu da burada kalacaksın. Seni hiçbir şey yerinden oynatamaz. Baban da hep seni destekliyor, hiç sesini çıkarmıyor. Ah oğlum, baban sessizdir ama sen daha beterisin!”
Aylin Hanım, Emre’nin atölye olarak kullandığı kulübeden çıktı.
Emre, yerel okulda dokuzuncu sınıfı zar zor bitirmişti. Dersleri iyiydi ama okula gitmekten nefret ediyordu. Oradaki gürültü, koşuşturma, düşünmesine engel olan kalabalık onu yoruyordu. Okuldan sonra kesin bir kararla, “Ben daha fazla okumayacağım, zaten sevdiğim bir işim var, ömür boyu bana yeter,” demişti. Marangozlukta oldukça iyiydi. Babası da ömrünü yerel fabrikada ahşap işleriyle geçirmiş, oğluna da bu zanaatı öğretmişti. Emre, babasından bile sessizdi. Tek başına ahşapla uğraşmayı, derin düşüncelere dalmayı seviyordu.
Annesi endişeleniyordu: Acaba oğlunda bir sorun mu vardı? Eğlencelere katılmıyor, kızlara ilgi göstermiyor, hep yalnızdı. “Gürültücüler, sıkıcılar,” diyordu. “Ben kendi hâlimden memnunum.” Gerçi Emre iyi para kazanıyordu. Kulübede bir atölye kurmuş, gün boyu bir şeyler üretiyordu: bazen ahşap oyuncaklar, bazen küçük mobilyalar. Yaptığı bir sandalye görenleri hayran bırakıyordu! Siparişler altı ay öncesinden doluydu, şehirden bile müşteriler geliyordu. Ama annesi yine de kaygılanıyordu: Emre otuzlu yaşlarına gelmişti ve hâlâ yalnızdı! Evlenmek istemiyor, çocuk sahibi olmayı düşünmüyordu. Arkadaşlarının hayatlarına şahit olmuştu—ona göre değildi.
Şimdi de acele bir sipariş almıştı: bir çocuk için çalışma masası ve sandalye. Müşteriyle internette görüşmüş, hızlı teslim istemişlerdi. Emre, her şeyin kusursuz ve işe yarar olması için özen gösteriyordu. Ona göre, yapılan iş mutluluk vermeliydi.
Bir hafta sonra masa hazırdı: ayarlanabilir yükseklik ve eğim mekanizmalı bir set. Müşteri, masanın hasta bir çocuk için olduğunu, evde eğitim gördüğünü yazmıştı. Emre’den bizzat gelip teslim etmesini, gerekirse ayarları yerinde yapmasını rica etmişlerdi. Kendileri gelemeyeceklermiş. Emre gitmek istememişti—genelde babası malzemeleri getirir, biten ürünleri teslim ederdi. Emre yabancılarla konuşmaktan hoşlanmazdı: çok gürültülü, çok laflıydılar.
Ama müşteri, çocuk için ustasının gelmesinde ısrar etmişti. Çaresiz, Emre babasıyla uzak bir köye gitti. Varınca masayı indirdi. Neyse ki güçlüydü, masa da hafifti. Kapıyı çaldı. Bir genç kadın açtı. Emre şaşırdı—Yusuf adında biriyle yazışmıştı, erkek sanıyordu. Karşısında bir kadın duruyordu, hem de çizimleri bu kadar detaylı yapabilen biri!
“Merhaba, Yusuf Bey var mı? Siparişi getirdim,” dedi Emre.
“Merhaba, ben Yusuf’um, buyurun,” diye nazikçe yanıt verdi kadın, duvara yaslanarak onu içeri aldı. Sesi yumuşak, gülümsemesi içtendi. “Şu odaya geçin lütfen, ama fazla yüksek sesle konuşmayın. Oğlum Can, yabancılardan korkuyor.”
Emre içeri girdi—Can küçük bir masada oturmuş, rahatsız görünen bir pozisyonda, oyuncaklarla oynuyordu. Yusuf ekledi:
“Şaşırmayın, Can pek konuşmEmre bir an durdu, sonra yavaşça çantasından çıkardığı minik bir ahşap kuşu Can’a uzatarak gülümsedi.




