Gecenin geç saatleriydi, ama Leyla bir türlü uykuya dalamıyordu. Yatağında bir o yana, bir bu yana dönüp durdu, sonunda susamıştı, su içmek ve biraz sakinleşmek için mutfağa gitti. Ev sessizdi, sadece duvardaki saat tık tık işliyordu. Tam o sırada, kapıya güçlü bir vuruş sesi geldi.
Leyla şaşkınlıkla irkildi. Bu saatte kim kapısını çalardı ki? Kalbi hızla çarptı. Üzerine sabahlığını geçirip kapıya yöneldi. Kapının önünde komşu kızı Ayşe, kucağında iki yaşındaki kardeşi Arda ile duruyordu.
“İyi akşamlar, teyze,” dedi Ayşe titreyen bir sesle. “Anneme bir şey oldu galiba… O… orada…”
Leyla hemen anlamıştı, göğsüne bir ağrı saplandı. Hemen sokağı geçip çocukların annesi Fatma’nın evine koştu. Kapı aralıktı. İçeride yoğun bir sessizlik vardı. Yatak odasına girdi, gördüğü manzara karşısında geri çekildi.
Fatma artık yoktu…
Leyla donup kaldı, gözlerine inanamıyordu. Bacakları titreyerek evine döndü. Mutfakta, kollarında uyuyakalmış Arda ile büzülmüş oturan Ayşe, gözlerini kaldırıp sakin ama derin bir ciddiyetle sordu:
“Annem öldü, değil mi?”
Leyla dayanamadı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Kızı kucakladı, ikisi de sessizce gözyaşı döktüler. Ayşe, “Arda’ya yazık, daha çok küçük… Annemiz olmadan ona kim bakacak?” diye mırıldandı.
Fatma’yı bütün köy defnetti. Yakın akrabası yoktu. Çocukların babasını da kimse tanımıyordu. Cenazeden sonra Ayşe ve Arda’yı yetimhaneye götürdüler.
Altı ay geçti. Leyla hayatına geri dönmüş gibiydi, ama akşamları aklı hep o iki küçükte kalıyordu. Onları ziyaret ediyor, şekerler, oyuncaklar götürüyordu. Ayşe’nin içine kapanmış gözlerine her baktığında, gözyaşlarını zor tutuyordu.
Biliyordu: Onları alabilirdi. İstiyordu da. Ama korkuyordu. Sorumluluk, para, yaş… Başaramayacağından endişe ediyordu.
Leyla yalnız bir kadındı. Bir zamanlar evliydi, ama evlilik yürümemişti. Uzun süre tedavi görmüş, çocuk sahibi olmaya çalışmıştı, nafile. Çocuk olmayacağı anlaşılınca kocası gitmişti. O günden sonra kendini iyice içine kapattı. Erkekler onun hayatından çıkmıştı. İşine gömüldü. Güçlü, kendine yeten biri olarak tanınırdı, ama geceleri yastığa gözyaşı dökerdi.
Hayatı düzenli akıyordu. İş, ev, bahçe. Kız kardeşi Nur başka bir şehirde yaşıyordu, araları iyiydi, ama bazen tartışırlardı—Nur çocuk istemiyordu, bu da çocuk özlemiyle yanan Leyla’yı kızdırıyordu.
Bir gün köy bakkalına uğradı. Sırada köyün yaşlılarından dede Mehmet duruyordu. Onu görür görmez yanına geldi.
“Ne haber kızım, o yavrular nasıl? Hâlâ ziyaret ediyor musun?”
“Ara sıra gidiyorum… Kötü durumdalar Mehmet amca, ne yapayım?”
“Zavallı yetimler… Ama sen onlara yabancı değilsin ki. Sonuçta akrabası sayılırsın.”
“Nasıl yani?” diye şaşırdı Leyla.
Meğerse, Fatma’nın annesi, Leyla’nın halasının uzaktan akrabasıymış. Çok yakın bir bağ değildi, ama vesayet için yeterli bir sebep vardı.
Artık tereddüt etmedi. Leyla belgeleri toplamaya başladı. Neredeyse bir yıl sürdü evrak işleri, kontroller… Ama pes etmedi.
Sonunda her şey tamamlandığında, Ayşe ve Arda eve döndüler—artık Leyla’nın evine. Ayşe ona sıkıca sarıldı, Arda ise bir adım bile yanından ayrılmadı. Leyla, uzun yıllar sonra ilk kez, yalnız bir kadın değil, bir anne olduğunu hissetti. Gerçek bir anne.
O günden sonra her şey değişti. Evde yeniden kahkahalar yankılandı, küçük ayak sesleri koşuşturdu. Leyla artık geceleri ağlamıyor, kahvaltı hazırlıyor, ödevlere bakıyor, uyumadan önce masallar anlatıyordu. En önemlisi, kalbine yeniden sevgi dolmuştu. Titreten, göz yaşartan, sönmeyen bir sevgi.
Ve içinde bir his, bir gün belki yine bir erkeğin hayatına gireceğini, ona sevgisini vereceğini, o erkeğin de onlara güven ve huzur getireceğini fısıldıyordu.
Ama olmasa bile, artık mutluydu. Artık yalnız değildi. O bir anneydi. Ve bu, her şeydi.




