“Bu otel değil!” — Kocamın kardeşi bize yerleşti ve onu bir türlü gönderemiyorum.
İki yıl önce nihayet kocamla birlikte kendi dairemize taşındık. Küçük ama bizim. Tabii aslında onun ailesine ait bir evdi ve bizden önce yıllarca abisi — Erdem — burada yaşamıştı. Bu gerçek karşısında sevinç çığlıkları attığımı söylersem yalan olur. Ama biliyordum, aile önemlidir, saygı göstermek gerek. Kabullendim, ilişkilere karışmadım, “anlayışlı” olmaya çalıştım.
Ama Erdem’in bir “ama”sı vardı — en başından beri sinirimi bozuyordu. Otuz beş yaşında, ama hayatında düzgün bir gün çalışmamış, annesinin sırtından geçinmiş ve herkesin ona bir şey borçlu olduğunu düşünen biri. Ahkâm keser, öğüt verir, kendini filozof sanırdı. Ama kendisi — tembellikte sınır tanımayan bir insandı.
Taşındığımızda Erdem evde yoktu — İzmir’e gitmişti, orada “okuyormuş” ve yerleşmek istiyormuş. Kaynanam bana evle ilgili her şeyi yapma izni verdi: tadilat, mobilya — her şey bize kalmıştı. Kendisi de Erdem’in artık geri dönmeyeceğini söylemişti. Zaten orada yaşanacak gibi de değildi. Ev değil, adeta karanlık, sigara kokulu, tozlu ve lekeli bir inziva yeriydi.
Kirli kahverengi duvar kâğıtları, lekeli tavan, yayları dışarı fırlamış kanepe… Sanki orada insanlar değil, ne bileyim, garip yaratıklar yaşamış gibiydi. Her köşe çöp dolu, koku ise tıpkı eski bir sigara odası gibiydi. Kocamla bütün gün çöp poşetleri taşıdık, sonra haftalarca yerdeki bir yatakta uyuyup karton kutuların üzerinde yemek yedik. Ama sonunda — yeni mobilyalar, aydınlık duvarlar, sıcak bir yuva. Ev bir anda canlandı, gerçek bir yuva oldu.
Ve iki yıl boyunca huzur içinde yaşadık. Fazla misafir olmadan, gürültülü kavgalar olmadan. Erdem’in kim olduğunu neredeyse unutmuştum. Ta ki bir gün kaynanam telefonda titrek bir sesle, neredeyse fısıldayarak, “Erdem geri dönüyor. İzmir’de işler yolunda gitmemiş” diyene kadar.
Kocam sakin kaldı. “Kardeşime şansı yaver gitmemiş, olur öyle” dedi. Ama birkaç gün sonra kaynanam tekrar aradı: “Bana değil, size gelecek. Ben teklif ettim, kabul etmedi. Köyü beğenmiyormuş, şehir hayatı istiyormuş.” Sesi yorgundu. Utanç verici bir durum yarattığını biliyordu ama başka çaresi yoktu anlaşılan.
Erdem geldi. Bavulu, sigaraları ve alışkanlıklarıyla. Çocuğumuz yoktu, ev küçüktü, mutfağı onun yatağına çevirdik. O zamanlar bir iki haftalığına gelecek sanmıştım. Yanılmışım. “Uzun süreli” bir konaklamaya hazırlanıyordu.
Ve başladı. Lavaboda bulaşık dağları. Her yerde, hatta yatak odasındaki halıda bile ayak izleri. Mutfakta küllük tıka basa dolu. Camı açamazsın, o kadar sigara içilmiş ki bodrum katı gibi. En kötüsü de şu ton: “Bu kadar et niye alıyorsun? Tasarruf etmek lazım.” “Rafları yanlış yıkıyorsun.” “Bu deterjan çok pahalı, ne gerek var?”
Hiç çalışmamış biri şimdi bana hayatı öğretiyordu. Ben ise katlanıyordum. Derken kocamı üç aylığına iş seyahatine gönderdiler. Beni ise bu… misafirimle baş başa bıraktılar.
Kocamla konuşmaya çalıştım. “Zorlanıyorum, bir yabancı erkekle aynı evde yaşamak istemiyorum, yemek için bile ‘teşekkür’ etmeyen biriyle” dedim. O ise iç çekip, “O benim kardeşim. Zor durumda. Biraz daha sabret” diyor.
Ama artık dayanamıyorum. Burası benim evim. Benim havasım, benim alanım. Ben temizliyorum, yemek yapıyorum, her şeyi düzende tutuyorum. O ise sadece yaşıyor — sanki bu doğalmış gibi. Kocamın gözünde huysuz biri gibi görünmek istemiyorum. Ama ben bir temizlikçi ya da pansiyon sahibi değilim. Burası bir komün evi değil!
Ne yapmalıyım? Kirini, sigarasını, nutuklarını sessizce sineye mi çekeyim? Yoksa kendi sınırlarımı çizip aile huzurunu riske mi atayım? Korkuyorum, evdeki huzuru korumak uğruna kendimi kaybedeceğim diye…




