“Ana-baba evini sat — yoksa terk ederim”: Geçmişimle evliliğim arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığım günler
Hiçbir zaman, aynı çatı altında yaşadığın, ekmeğini paylaştığın insanın bir anda yabancıya dönüşeceğini düşünmemiştim. Bana destek olacağına yemin eden o kişinin, bir gün öyle bir köşeye sıkıştıracağını ki nefes almak bile zorlaşacak… Ama şimdi tam da bu yaşanıyor hayatımda. Adım Elif, otuz sekiz yaşındayım ve bir zamanlar dünyadaki en güvenilir insan olarak gördüğüm kocamdan acımasız bir ültimatom aldım.
Murat’la altı yıl önce evlendik. O zamanlar boşanmıştı ve ilk evliliğinden iki çocuğu vardı. Zorlu bir hikâyeye adım attığımı biliyordum ama bu beni korkutmadı. Çocuklarını içtenlikle kabullendim, onlara şefkatli ve ilgili bir anne olmaya çalıştım. Murat onlara maddi destek veriyordu ve buna hiç itiraz etmedim. Onun sorumlulukları olduğunu anlıyordum; araya girmek istemiyordum.
İstanbul’da kiralık bir evde yaşıyorduk. İkimiz de çalışıyorduk ama para sürekli dar geliyordu. Ben muhasebeciydim, o ise bir oto serviste ustaydı. Bir süre sonra durum iyice kötüleşti: krediler, faturaların gecikmesi, her şeyden kısıntı yapmak… Kendi çocuğumun olmasını çok istiyordum ama bir türlü hamile kalamıyordum. Otuz beş yaşından sonra testler yaptırdık. Doktorların kararı ağır oldu: kısırlık. Yıkılmıştım ama ayakta durmaya çalışıyordum.
Sonra Murat, ailesinin Bursa’nın bir köyündeki evine taşınmayı önerdi. “Hem onlara yardım ederiz, hem de biraz tasarruf ederiz,” dedi. Tereddüt ettim ama kabul ettim. Maaşa birkaç gün kala bozuk para saymaktan iyiydi. Eski ama geniş bir köy evine yerleştik. Temiz hava, kendi sebzelerimiz, tavuklar… Ama ilk günden itibaren orada yabancı gibi hissettim. Kayınvalidem beni hiç benimsemedi, sanki zorla gelmiştim. Her hareketim eleştiriliyor, her sözüm yanlış anlaşılıyordu.
Her şey, babamın vefatıyla değişti. Annemle birlikte hayatımızdaki en değerli adamı kaybetmiştik. Babam bana İzmir’de, güzel bir semtte iki odalı bir daire bıraktı. Evrak işleri tamamlandığında, uzun zaman sonra ilk kez ayaklarımın yere bastığını hissettim. Murat’a oraya taşınalım dedim: “Bu, yeniden başlamak için bir şans. Kendi hayatımızı kuralım.” Ama o kesin bir dille reddetti:
“Ben ailemi bırakamam. Onlar bana güveniyor.”
Önce sessiz kaldım. Ama bir ay sonra öyle bir şey söyledi ki dünyam başıma yıkıldı:
“O evi satmalıyız. Parayı anne-babamın evinin tadilatına harcarız. Çatıyı, banyoyu yenileriz, dış cepheyi yalıtırız. Zaten burada yaşıyoruz.”
Kulaklarıma inanamadım.
“Murat, o ev babamın emeği! Orada onun anıları var. Nasıl böyle bir şey teklif edersin?”
“Peki başka ne yapalım? Çocuk istiyorsun ama uygun bir evimiz bile yok. Boş daireyi tutup burada çatlak duvarların arasında mı yaşayacağız?”
Babama ait olan o evden vazgeçemeyeceğimi anlatmaya çalıştım. O, sadece dört duvar değil, babamın sevgisiydi. Murat önce sustu, sonra ısrar etmeye başladı. Her gün biraz daha sertleşiyordu. Artık rica etmiyor, emrediyordu. En sonunda şunları söyledi:
“Ya o evi satarsın, ya da ben giderim.”
Donup kaldım. Bana bir ültimatom vermişti. Babamın hatırasını hiçe sayıyordu. Tek istediği, ailesinin evine yatırım yapmaktı — bizim geleceğimize değil. Üstelik o evde zaten bana sıcak bakan kimse yoktu.
Şimdi odada dolanıp duruyorum, nefes almak bile zor geliyor. Annem ağlıyor. “Baban asla böyle bir şeyi kabul etmezdi,” diyor. “O ev, onun son ‘yanındayım’ mesajı.” Peki ya ben? Kalbim paramparça. Hâlâ Murat’ı seviyorum ama o bana bir yatırım aracı gibi bakıyor, nakde çevrilmesi gereken bir mal gibi…
Ne yapacağımı bilmiyorum. Satarsam babama ihanet etmiş olurum. Satmazsam yalnız mı kalacağım? Ama zaten sevgiyi metrekareyle ölçen biri, çoktan ihanet etmiş demektir. Hayat, beton ve tadilat masraflarından ibaret olamaz.
Şu an çıkmazdayım. İlk kez ne yapacağımı bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: artık başkalarının rahatı için kendimi feda etmeyeceğim. O “başkası” eşim bile olsa…
**Gerçek sevgi, seni geçmişinle geleceğin arasında seçim yapmaya zorlamaz. Sana “ya ben, ya o” dedirtmez. Çünkü seven, senin yaralarını da hikâyeni de kabul eder.**




