Hayır, anne. Artık bize gelmeyeceksin. Bugün değil, yarın değil, gelecek yıl da değil — Sabrın Tükendiği Anların Hikayesi.

Bugün günlüğüme yazarken uzun uzun düşündüm ve aklıma sadece iki kelime geldi: küstahlık ve sessiz kabullenme. Biri kayınvalidemden, diğeri eşimden. Arada kalan ise bendim. Nazik, kibar, anlayışlı bir eş olmaya çalışan ama bir gün fark eden kadın: “Eğer susmaya devam edersem, bu evden geriye sadece boş duvarlar kalacak.”

Birinin öylece başkasının evine girip eşyalarını almasını anlayamıyorum. Sanki her şey ona aitmiş gibi. Kayınvalidem tam da böyle yapıyordu. Hepsi de… kendi kızı, yani eşimin kız kardeşi için.

Her gelişinde buzdolabından et kaybolur, ocakta duran tencere dolusu köfte eksilirdi. Bir gün ise yeni aldığım saç düzleştiricimi bile götürmüştü. Daha onu kullanmaya bile fırsat bulamamıştım. “Ayşe’nin saçları kıvırcık, sen zaten evdesin,” demişti sonra.

Sabrettim. Dişimi sıktım. Eşime anlattım. O ise ellerini açıp, “Aman canım, o annem. Kötü niyetle yapmıyor. Yenisini alırız,” diyordu.

Son damla, evlilik yıl dönümümüzden önce taştı. Eşimle özel bir akşam yemeği planlamıştık. Kendime bir elbise seçmiştim, sadece ayakkabılarımı almam gerekiyordu. Ve nihayet aldım. Hayalini kurduğum o pahalı, güzel ayakkabıları. Kutularıyla yatak odasına koydum, özel günde giymek üzere.

Ama hiçbir şey planladığım gibi gitmedi.

O gün işte geç kaldım ve eşimden kızımız Elif’i kreşten almasını rica ettim. Kabul etti. Ama sonra onun da işi çıktı ve kayınvalidemi aradı. Anahtarını verip Elif’i almasını ve bir süre bizde kalmasını istedi.

Eve geldiğimde doğruca yatak odasına gittim. Donup kaldım. Ayakkabıların kutusu yoktu.

“Mehmet, yeni ayakkabılarım nerede?” dedim, cevabı tahmin edercesine.

“Ben nereden bileyim?” diye omuz silkti.

“Annen burada mıydı?”

“Evet, Elif’i aldı, biraz oturdu, gitti.”

“Anahtarlar?” Sakin kalmaya çalışıyordum.

“Verdim ona. Başka ne yapabilirdim ki?”

Telefonu elime aldım, onu aradım. İlk çalışta açtı.

“İyi akşamlar,” dedim soğukkanlılıkla. “Neden aradığımı biliyorsunuzdur.”

“Hayır, bilmiyorum,” diye hiç utanmadan cevap verdi.

“Yeni ayakkabılarım nerede?”

“Onu Ayşe’ye verdim. Senin zaten çok ayakkabın var. Onun mezuniyet balosuna giyeceği bir şey yoktu.”

Bu sözlerden sonra… telefonu kapattı. Utanmadan. Özür dilemeden. Sadece bir klik ve sessizlik.

Eşim her zamanki gibi, “Yenisini alırız, neden bu kadar büyütüyorsun? O benim annem,” dedi. Ayağa kalktım. Koluna girdim. Onu alışveriş merkezine götürdüm. Vitrinde aylardır internetten baktığım o ayakkabıları gösterdim. Fiyatını görünce neredeyse kalp krizi geçirecekti.

“Sevgi, bu benim maaşımın yarısı!” diye nefesi kesildi.

“Sen ‘alırız’ dedin. Demek ki alıyoruz,” diye sakince cevap verdim.

Aldı. Sessiz kabullenmenin bedelini ödedi.

Ama hikâye burada bitmedi. Eve dönerken eşim annesinden bir mesaj aldı:

“Bugün uğrayacağım. Biraz yeşillik getireceğim, dondurucumda yer yok. Sizde bırakırım, bir iki ay sonra alırım.”

Ekrana bakışını gördüm. Dudaklarını sıkıştırdı. Sonra, ilk defa, telefonu açıp sertçe konuştu:

“Anne, artık bize gelmeyeceksin. Ne bugün, ne yarın, ne de gelecek yıl. Çünkü son ‘yardımın’ bize çok pahalıya patladı.”

Telefonu kapattı. Ona baktım ve uzun zamandır ilk kez gerçekten bir aile olduğumuzu hissettim. Kapılarımız artık çalan değil, saygı duyanlar için açılıyordu. Bugün şunu öğrendim: Bazen sınırları çizmek, sevginin en büyük ifadesidir.

Rate article
Lifequest
Hayır, anne. Artık bize gelmeyeceksin. Bugün değil, yarın değil, gelecek yıl da değil — Sabrın Tükendiği Anların Hikayesi.