68 Yaşındayım ve Yalnızım: Çocuklarımın Yanına Taşınma İsteğime Nezaketle Gelen Ret

Altmış sekiz yaşındayım. Yalnızım. Çocuklarımdan yanlarına almalarını istedim, bana kibarca “hayır” dediler.

Dul kaldım, çok oldu. Kocam sessizce, bir gece uykusunda gitti. Veda etmeden, kelimesiz. O günden beri bir sisin içindeyim. Günler birbirine karışıyor, yüzler unutuluyor, olaylar hafızamda kalmıyor. Hâlâ çalışıyorum, para için değil, bu sessizlikte aklımı kaybetmemek için. İş, günün son saatlerinde kendimi biraz olsun “ihtiyaç duyulan biri” gibi hissettiğim tek an.

Şikayet etmiyorum, sadece anlatıyorum. Artık hobilerim, tutkularım, hayallerim yok. Hepsi geçmişte kaldı. Aramıyorum, denemiyorum, umut etmiyorum. Belki de sadece yaşlandım. Ama en ağır gelen yaş değil, İstanbul’daki şu küçük dairemin duvarlarına yapışan yalnızlık. Tıpkı rutubet gibi: sessiz, fark ettirmeden ama acımasızca.

Sonunda dayanamadım. Oğluma, ailesiyle bana taşınsınlar diye teklif ettim. Üç çocukları var, daracık bir evde yaşıyorlar. Bende ise boş oda, yatak çarşaflarıyla dolu dolaplar, çocukların oyuncakları için yer… Mantıklı görünüyor değil mi? Yer var, niyet de. Ama işler öyle yürümüyor.

Oğlum dinledi, sözümü kesmedi. Sonra gelinim aradı. Kibar ama soğuk bir sesle:

“Biliyorsunuz, Emine Teyze, bizim bir düzenimiz var. Çocuklar alışmış. Üstelik aynı çatı altında yaşamak zor. Herkesin alışkanlıkları, ritmi farklı.”

Anladım. Onlar için yüktüm. İtiraf etmem gereken, hoşgörülmeyi bekleyen bir ihtiyar. Oysa çok şey istememiştim, sadece yanlarında olmak.

Kızım… Onunla kalmayı seve seve kabul ederdim. Ama onun da ailesi, kendi sorunları var. “İstemiyoruz” demedi ama mutfakta yemekten sonra fazla oturduğumda damadının bakışları her şeyi anlatıyor. Yine de kızım misafirperver: çay doldurur, yemek ikram eder, beni dinler. Ama ne kadar sık gidersem, o boş evime dönmek o kadar zor geliyor. O saatlerin sesi, televizyondan daha gür çıkıyor.

“Yaşlı değilsin ki” diyorlar. “Emeklilik hayatın sonu değil. Gezilere katıl, kurslara yazıl, yoga yap. Dünyaya kapanmışsın.”

“Anne, bizimle daha iyi olacağını mı düşünüyorsun?” diye soruyor kızım. “Rahat edemezsin, hep fazlalık gibi hissedersin.”

“Gerçekten seni mutlu edecek bir şey bul” diyor oğlum. “Belki kütüphaneye gidersin, yüzmeye. Şimdi o kadar çok aktivite var ki…”

Ben ise susuyorum. Çünkü anlatamıyorum: bana hobi lazım değil. Sergiler, nordik yürüyüşler değil. Sabahları birinin canlı sesi. Koridorda çocuk ayak sesleri. Sadece kendim için demlenmeyen sabah çayı. Yanımda duran biri.

“Yeni bir aşk bulabilirsin” diyorlar. Bense bunu komik buluyorum. Nereye gideyim? Kırışıklıklarla, yorgun gözlerle, gelecekten çok geçmişin olduğu bir hafızayla?

Evet, yaşıyorum. Ama sanki hayatın yanından geçip gidiyorum. Bayramların, sohbetlerin, mutfakta bir zamanlar yankılanan kahkahaların yanından. Şimdi sadece sessizlik var. Ve ben.

Acınmak istemiyorum. Sadece anlamak istiyorum: Neden, uykusuz geceler geçirdiğim, yemekler hazırladığım, ateşler içinde büyüttüğüm insanların hayatında fazlalığım? Neden bu evlerde bana yer yok? Ben yabancı değilim. Ben anneyim. Anneanne. Aile.

İhtiyaç duyulmak, sadece gençlerin hakkettiği bir lüks mü?

Çocuklarımı ikna edemiyorum. Belki de etmemeliyim. Belki gururum bana “Olduğun gibi yaşa, kimseye yük olma” demeli. Ama kalp gurur nedir bilmez. O sadece özlüyor. Ve kendi yaşlıca, naif düşlerinde, bir gün telefonun çalıp şunları duymayı hayal ediyor:

“Anne, düşündük de… Gel artık. Seni özledik.”

Hayat bazen insana en çok ihtiyaç duyduğu şeyi vermeyi unutur. Belki de kabul etmek gerek: sevgi, zorla alınmaz. Ama bilmek isterdim, bir gün beni yaşarken de hatırlayacaklar mı?

Rate article
Lifequest
68 Yaşındayım ve Yalnızım: Çocuklarımın Yanına Taşınma İsteğime Nezaketle Gelen Ret