Boşanma korkusu hep içimi kemirirdi. Evliliğimin yıkılma ihtimali, asla yaklaşmayacağım bir kabustu sanki. Kocamla her şeyin yolunda olduğuna, yılların, rutinin ya da zorlukların bizi yıkamayacağına içtenlikle inanıyordum. Güzel bir kızımız vardı – Defne, benim İstanbul’da bir mimarlık ofisim, onunsa özel bir hastanede hemşirelik mesleği. Sessiz, düzenli ve sanıyordum ki, mutlu bir hayat yaşıyorduğumuzu düşünüyordum.
Ta ki bir gün her şey değişene kadar.
Önce sadece zor bir dönemden geçtiğini sandım. Alper gittikçe daha geç saatlerde eve gelmeye başladı, yoğun iş temposunu ve uzun nöbetleri bahane etti. En ufak şeylere sinirleniyor, benimle yürüyüşlere çıkmayı reddediyor, konuştuğumda dinlemiyordu. Bir gün gözyaşları içinde ona neler olduğunu sorduğumda, yorgun bir sesle, “Yoruldum. Evde bile bana engel oluyorsun. Bırak artık bu saplantılı hallerini,” dedi.
Susup çekildim. Daha az konuşmaya başladım, akşamları tek başıma yürüyüşlere çıktım, yemekleri yalnız yedim. Sabahın erken saatlerinde çıkıp gece yarısından sonra dönüyordu. Sanki bir yabancıydı artık.
Kalp sesim fısıldıyordu: “Yalnız değil.” Ama bu düşünceleri kovalamaya çalıştım. Bir gün, her şeyi yerine oturtan bir konuşmayı duyana kadar…
Yürüyüşten yeni dönmüştüm ki yatak odasından Alper’in sesi geldi:
“Sevgilim, her şeyi halledeceğim. Söz veriyorum, ondan ayrılacağım. Biraz daha sabret. Kızma bana, Aysel… lütfen, kapatma telefonu…”
Donup kaldım. Sonra mutfağa gidip bir krize girdim. İçimde her şey paramparça oldu. Ne bir açıklama yaptı ne de mazeret. Sadece sessizce eşyalarını toplayıp gitti. Ona. Genç “sevgilisi”ne.
Ben ise kaldım. Duvarlarında bir zamanlar aile olduğumuz fotoğrafların asılı olduğu bomboş bir evde. Aylar bir ömür kadar uzadı. Ne yiyebiliyor ne uyuyabiliyor ne de çalışabiliyordum. Defne bile, ne kadar destek olmaya çalışsa da, içimdeki boşluğu dolduramıyordu. Bazen müşteriler toplantı sonrası kahve teklif ediyor, iltifatlar yağdırıyordu – kibarca reddediyordum. Artık kimseyi sevemeyeceğimi sanıyordum.
Sonra o çıktı karşıma – Tolga. Elli yaşlarını biraz geçmiş, karizmatik, bakımlı, sakin sesli ve dikkatli bakışlı bir adam. Ofisimize yeni bir proje için geldi. Ve ona hayır diyemedim. Ne işte ne sohbetlerde. Sonra, ne akşam yemeklerinde ne yürüyüşlerde ne de dokunuşlarında.
Proje tamamlanınca, Tolga beni açılışa davet etti. Müzik, kahkahalar ve hafif şaraplarla dolu bir geceydi. Geç saatlere kadar orada kaldık… Sabah kendimi onun kollarında buldum. Uzun zamandır ilk kez acı hissetmiyordum. Birinin beni olduğum gibi, maskesiz, “mecburiyetsiz” sevdiğini biliyordum.
O sadece bir erkek değildi. Dayanağım, nefesim oldu. Onunla yeniden soluk almayı öğrendim.
Ve birkaç gün sonra Alper’le karşılaştım. Kapımın önünde duruyordu. Hep aynı görünüyordu. Sadece gözlerindeki o kibir gitmiş, yerini güvensizliğe babırakmıştı.
O an anladım ki, bazen kaybettiklerimiz aslında kazandıklarımızın başlangıcıdır.




