Üniversiteden hemen sonra Serkan’la evlenmiştik. Gençlik, umutlar, ortak hayaller ve o zamanlar sonsuz gibi görünen bir aşk bizi hiçbir şeyin yıkamayacağına inandırıyordu. Ona iki oğul doğurdum: Alper ve Eren. Şimdi büyüdüler, kendi aileleri, çocukları ve sorumlulukları var. Küçükken onlar için yaşadım. Çatırdamaya başlayan ama görmezden geldiğim bir aile için.
Serkan o zamanlardan değişmeye başlamıştı. Önce masum flörtler, genç satıcı kızlara ve yoldan geçenlere uzun bakışlar. Sonra telefonunu banyoya götürüp geceleri kapattığı günler. Her şeyi anlıyordum ama sustum. Kendime “çocuklar için katlanmalıyım” dedim. Her erkeğin hata yapabileceğini, bunun geçeceğini düşündüm.
Ama geçmedi.
Oğullarım büyüyüp hayata atılınca ev bomboş kaldı. Ve anladım ki Serkan’la aramızda sadece anılar kalmıştı. Kendimi artık “aile için” diye kandıramıyordum. Onun hayatına daha genç, daha parlak, daha özgür bir kadın girdiğinde ise çantasını toplayıp gitti. Sahne yapmadan, açıklama yapmadan. Sadece kapı çarptı. Ve sessizlik başladı.
Onu tutmadım. Mutfakta oturup soğuyan çayıma baktım uzun süre. Hayatım “önce” ve “sonra” diye ikiye bölünmüştü. “Önce”de 28 yıllık evlilik, Ege gezileri, hasta çocuğun yanında geçen geceler, mutfağın tadilatı ve kumanda kavgaları vardı. “Sonra”daysa bomboşluk.
Alıştım. Tek başıma yaşamayı öğrendim. Sessiz bir hayat: kırgınlık olmadan, kavga olmadan, kocamın telefonunda yabancı dudak izleri korkusu olmadan. Bazen özledim. Bazen sabah kahvesini içip “yanlış” kaymağı aldığım için söylendiği günleri hatırladım. Ama gittikçe daha çok huzur buldum. Belki yalnız ama gerçek bir şimdi, sürekli “yetersiz” hissettiğim geçmişten daha hafifti artık.
Serkan hayatımdan tamamen silindi. Aramadı, yazmadı. Sadece çocuklarla konuşmalarında geçiyordu adı. Onu ziyaret ediyorlardı ama benimle pek konuşmuyorlardı. İki paralel çizgi gibi aynı şehirde yaşadık ama hiç kesişmedik. On iki yıl boyunca.
Sonra bir gün çıkageldi.
Sıradan bir akşamdı. Akşam yemeği hazırlıyordum. Kapı çaldı. Açtım… ve karşımdaki adamı tanımakta zorlandım. Serkan değişmişti: çökük omuzlar, donuk bakışlar, duruşunda bir kararsızlık. Yaşlanmıştı. Saçları ağarmış, zayıflamıştı. Kapıda öylece durdu, sanki niye geldiğini bilmiyormuş gibi.
“Girebilir miyim?” dedi sonunda. Sesi aynıydı ama acıyla doluydu, kapı kolundaki parmaklarım titredi.
İçeri aldım. Sessizdik. Konuşmak zordu. Söylenecek çok şey vardı ama hiçbiri uymuyordu. Çay koyİçimdeki yaraları tekrar kanatıp kanatmayacağını bilemeden ona baktım ve “Bir karar verirsem seni ararım” dedim.




