Üniversiteden hemen sonra Mehmet’le evlenmiştik. Gençliğimiz, umutlarımız, ortak hayallerimiz ve o zamanlar sonsuz gibi görünen aşkımla hiçbir şeyin bizi yıkamayacağını sanıyorduk. Ona iki oğul doğurdum: Selim ve Emre. Şimdi ikisi de büyüdü, kendi aileleri, çocukları ve dertleri var. Ama küçükken, ben sadece onlar için yaşıyordum. Her şeyin yavaş yavaş dağıldığı ailemiz için—ama görmemezlikten gelmeye çalışıyordum.
Mehmet değişmeye başlamıştı. Önce masum flörtler, genç kasiyerlere, sokaktan geçen yabancılara uzun bakışlar… Sonra tuvalete götürdüğü, geceleri kapattığı telefon. Her şeyi anlıyordum ama sustum. Kendime, çocuklar için katlanmam gerektiğini söyledim. Her erkeğin tökezleyebileceğini. Bunun geçeceğini.
Ama geçmedi.
Oğullarım büyüyüp kendi hayatlarına atılınca ev boş kaldı. Ve anladım ki Mehmet’le aramızda sadece hatıralar kalmıştı. Kendimi “ailem için” diye kandıramaz olmuştum. Hayatına daha genç, daha özgür bir kadın girdiğinde, çantasını toplayıp gitti. Patırtı gürültü yok, açıklama yok. Sadece kapı çarptı. Sessizlik çöktü.
Onu tutmadım. Mutfakta oturup yavaşça soğuyan çayıma baktım. Hayatım “önce” ve “sonra” diye ikiye bölünmüştü. “Önce”de 28 yıllık evlilik, Ege tatilleri, çocuk odasında hastalanan oğluma sabahlar, mutfak tadilatı, kumanda kavgaları vardı. “Sonra”daysa bomboşluk.
Alıştım tek başıma yaşamaya. Sakin bir hayat: kızgınlık yok, kavga yok, kocamın telefonunda yabancı dudakların izini arama korkusu yok. Bazen özlüyordum. Bazen sabah kahvesini içerken “yanlış” kaymağı aldığım için söylenişini hatırlıyordum. Ama zamanla huzur buldum. Şimdi—yalnız olsa da—geçmişten daha hafifti. Hep “yetersiz” hissettiğim o günlerden…
Mehmet hayatımdan tamamen silindi. Aramadı, yazmadı. Sadece çocuklarla konuşmalarında adı geçiyordu. Onu ziyaret etseler de benimle pek konuşmazlardı. İki paralel çizgi gibi aynı şehirde yaşıyor, asla kesişmiyorduk. On iki yıl.
Sonra bir gün çıkageldi.
Sıradan bir akşamdı. Yemek hazırlıyordum. Kapı çaldı. Açtım… ve karşımdaki adamı tanımakta zorluk çektim. Mehmet’in yerine biri geçmiş gibiydi: çökmüş omuzlar, donuk bakışlar, kararsız duruş. Yaşlanmıştı. Saçları ağarmış, zayıflamıştı. Ve eşikte öylece durdu, sanki neden geldiğini bile bilmiyordu.
“Girebilir miyim?” dedi sonunda. Sesi aynıydı. Ama öyle acı doluydu ki kapı tokmağındaki parmaklarım titredi.
İçeri aldım. Sessizdik. Konuşmak zordu. Söylenecek çok şey vardı, ama hiçbir kelime uymuyordu. Çay koymuştum. Fincanı ellerinde çeviriyordu. Sonra birden içini çekti:
“Artık evim yok. O kadın… Anlaşamadık. Ben ayrıldım. Şimdi nerede bulursam orada kalıyorum. Sağlığım da bozuldu. Her şey ters gitti…”
Dinledim. Nasıl tepki vereceğimi bilemedim.
“Affet beni,” diye ekledi alçak sesle. “O zaman hata ettim. Sen bendeki tek kişiydin. Bunu çok geç anladım. Belki… yeniden deneyebiliriz? En azından deneriz…”
Göğsüm sızladı. Önümde, ömrümün yarısını geçirdiğim adam oturuyordu. Çocuklarımın babası. Hayatımdaki ilk ve aslında tek erkek. Bir zamanlar deniz kenarında bir ev hayal etmiştik, salondaki duvar kağıdını kimin seçeceği kavgası yapmış, kredi ödemeleri ve Selim’in mezuniyetini atlatmıştık.
Ama 12 yıl boyunca susmuştu. Doğum günümde aramamıştı. Halimi hatırımı sormamıştı. Şimdi dönmüştü—çünkü gidecek başka yeri yoktu. Çünkü yalnızdı.
Hemen cevap vermedim. Sadece usulca,
“Düşünmem lazım,” dedim.
O günden beri birkaç gün geçti. Tekrar gelmedi, aramadı. Ben de düşünüyorum. Tartıyorum. Anıları karıştırıyorum. Kalbimi dinliyorum. Kırık ama hâlâ atıyor. Ve sessiz.
Onu affedip affetmeyeceğimi bilmiyorum. Bütün bunlara yeniden başlamanın doğru olup olmadığını da… Ama şunu biliyorum: aşk her zaman şifa değildir. Bazen bir yaradır. Eski bir kapıyı açmadan önce, içeride bir zamanlar kaçtığın aynı acının olmadığından emin olmalısın.




