Kızımız bizi masanın etrafında topladı, mutlu bir haber vermek için. Akşam yemeğinden sonra hem onu hem de damadı evimizden gönderdik.
Bugünün gençliğini hiç anlamıyorum. Sanki sağduyu diye bir şey yok onlarda. Kızımız Sibel yakın zamanda bir aile yemeği düzenledi—normalde bayramlarda yaptığımız gibi, salatalar, pasta, mumlar… Hepimizi topladı—beni, eşimi, torunumuzu ve kendi eşini. Hepimiz İzmir’in kenar mahallesindeki üç odalı bir evde yaşıyoruz. Böyle kalabalıkta yaşamak zaten başlı başına bir sınav. Bir de üstüne…
Sibel ile Can evlendiğinde, hemen onları yanımıza aldık. Öyle oldu işte—hamile kaldı, düğünü alelacele yaptılar, her şey çok hızlı ve düşüncesizce oldu. Yargılamadık, elimizden geldiğince yardım ettik ve kendi evlerine birikim yapana kadar bizde kalmalarını teklif ettik. “Para biriktirin, en azından konut kredisi için peşinat yapın,” dedik. “Anlıyoruz, ama torun büyüdükçe daha da daralacak.”
Başlarını sallayıp, “Tamam,” dediler. Ama gerçekte—hiçbir şey yok. Hep vaat, hep laf, ama işe yarar bir adım atmıyorlar. Aile evinde çocuk gibi yaşıyorlar, bir teşekkür bile yok. Sabrediyoruz, ama ben ve eşim artık yaşlandık, hastalıklarımız var, biraz huzur istiyoruz. Yine de kızımız için ses etmiyoruz.
Ve işte, bayram sofrasındayız. Sibel gülümsüyor, gözleri parlıyor. Eşimle birbirimize baktık: “Acaba kendi evlerine mi çıkıyorlar?”
Ama hayır. Sibel bardağını kaldırdı, hepimize baktı ve:
“Anne, baba… Ben hamileyim!”
Başım döndü. Öylece bakakaldım, inanamadım. Sanki yer ayağımın altından kaydı gibi oldu. Çaresizlikten ya gülmek ya da ağlamak geldi içimden. Bir çocuk daha mı? Bu daracık eve mi? Nereye kadar…
“Sibel, sen ne yaptığının farkında mısın?” diye sessizce ama sertçe sordu eşim. “Altı kişi nerede yaşayacaksınız? Yoksa siz hala bizim sizin dadınız olmamızı mı bekliyorsunuz?”
Sibel ise hiç utanmadı. Galiba bizim hemen koşup ona sarılacağımızı, tebrik edeceğimizi sanmıştı. Ama öyle olmadı.
“Siz sevinirsiniz diye düşünmüştüm…” diye mırıldandı, Can da hemen atıldı:
“Destek bekliyorduk, siz hemen tepki gösterdiniz. Bu bizim ailemiz!”
“Sizin mi?” dayanamadım. “Peki biz kimiz? Hizmetçiler mi? Banka mı? ‘Birikim yapın’ dedik! Ama siz… bir ağız daha, affedersiniz, ama artık kaldıramayız.”
Yemekten sonra kimse kimseyle konuşmadı. Ertesi gün Sibel selam bile vermedi. Bize küstüler. Çünkü sevinçten havalara uçmadık. Çünkü bu daracık evde bir çocuk daha, geceleri bir ağlama daha, koridorda bir bebek arabası daha olmasına bayılmadık.
Eşimle konuştuk. Sakin ama kararlı. “Artık yeter,” dedik. Kendi hayatımızı, huzurumuzu, yaşlılığımızı feda edemeyiz. Neredeyse otuzlarındalar. Büyüme vakti geldi.
Kızımın yanına gittim ve açıkça söyledim:
“Sibel, sizi seviyoruz. Ama artık yetişkinsiniz. İkinci çocuğu mu istiyorsunuz? Harika. Ama onu kendi evinizde büyütün. Artık emniyet kemeriniz olamayız.”
Tepesi attı. Bizi acımasız olmakla suçladı, “Hiçbir anne baba çocuklarına böyle yapmaz,” dedi. Ama affedersin, ben yaptım—torunlarına baktığımda, emekli maaşımı bezlere harcadığımda, onlara yemek pişirip ütü yaptığımda. Şimdi—yeter.
Eşyalarını topladılar, kiralık bir ev buldular. Küskün çıktılar. Biz kaldık—üç odalı evimizde. Sessizlikte. Doğru olanı yaptığımızı bilmenin huzuruyla, zor da olsa. Bazen birinin büyümesi için bırakmak gerekir. Kendi evladın olsa bile…




