Kayınpeder her gün bize gelmeye başladı. Misafirlerden rahatsız olmam ama evde ne varsa silip süpürüyor. Karımla konuşmaya çalıştım fakat nafile.
Altı ay önce eşim Elif’le zor ama mecburi bir karar aldık—başka bir şehre taşınacaktık. Daha önce Zonguldak’ın kenar mahallelerinde yaşıyor, bir fabrikada birlikte çalışıyorduk. İdare eder gibiydik. Lüks içinde değildik ama aç da kalmıyorduk. Birbirimizi anlıyorduk, kavga etmiyorduk. Ta ki fabrikada işten çıkarmalar başlayana kadar. Önce Elif’i, sonra da beni işten attılar.
Birikimimiz yok denecek kadar azdı—iki çocuk, krediler, kazandığımız ne varsa yiyeceğe ve faturalara gidiyordu. Her şey altüst olmuş gibiydi. Tam o sırada kayınpederim yardım elini uzattı. Kendisi Konya’da yaşıyor, şehrin kıyısındaki bir dairesini kiraya veriyordu. Daire bakımsızdı, tadilat gerekiyordu ama en azından başımızı sokacak bir yerimiz vardı.
Oraya taşındık—gerçekten minnettardım. O an için bir kurtuluş gibi gelmişti. İlk ay çok zor geçti: neredeyse paramız yoktu, çocukların karnını doyurmak, faturaları ödemek için uğraşıyorduk. İş aradım, bulamadım. Umudum kırılıyordu ama dayanıyordum. Elif evle ve çocuklarla ilgilenirken, ben de çıldırmamak için bir şeyler bulmaya çabalıyordum.
Yeni işimde ilk avansımı aldığımda gözyaşlarıma hakim olamadım. Yeniden nefes almaya başlamıştım. Gece yarılarına kadar çalışıyordum. Eve geç dönüyordum ama bir şekilde toparlanacağımızı hissediyordum. Kazandıklarımın bir kısmını kayınpedere veriyordum—faturalar için ve teşekkür niyetine. Her şey düzeliyor sandım. Meğerse her şey yeni başlıyormuş.
Kayınpeder gelmeye başladı. Sık sık. Önce “bir uğrayayım” dedi, sonra “torunlarla yemek yerim” derken her gün gelir oldu. Ama maalesef yardım etmek için değil. Çamaşır yıkamak, tamir yapmak, çocuklarla ilgilenmek için değil. Mutfağa yerleşiyor, televizyonu açıyor ve var olan ne varsa yiyordu.
Elif sabah, öğle, akşam yemek yapıyordu. Eve döndüğümde ise sadece boş tencere buluyordum. Dolaptaki yiyeceklerin eksildiğini fark ettim. Sessiz kaldım. Dayandım. Ama bir süre sonra Elif de şikayet etmeye başladı: yorulmuştu. “Sabah akşam yemek yapıyorum, bir bakıyorum hiçbir şey kalmamış” diyordu. Ben de ona bakıp içimden geçiriyordum: iki çocuk yetmiyor mu, bir de üçüncü büyük bir çocuk mu lazım?
Konuşmaya karar verdim. Kayınpederle sessizce oturup anlattım. Anlıyoruz, minnettarız, ailenin bir parçası ama bizim de durumumuz zor, dedim. Başını salladı, anladığını söyledi. Bir süre rahat bıraktı. Yanında börek getirdi, bir kez de tavuk getirmişti. Ama birkaç hafta sonra bu “çabası” da bitti. Eski düzenine döndü—torunlara bir elma, kendine bizim akşam yemeğimiz.
Yeniden Elif’le konuştum. O ise omuz silkti: “Babam bize yardım etti… bu onun evi… çocukları seviyor sadece.” Başka bir şey demedi. Benimse sabrım tükeniyordu. Sabah akşam çalışıyor, kendimden kısıyor, yırtık ayakkabılarla dolaşıyordum. Bir de üstüne bu adam gelip dolabı talan ediyor, sanki burada yaşıyor.
Destek göremiyorum. Ailem uzakta, arkadaşlarımın kendi dertleri yeterince fazla. Kayınpeder hiçbir şeyin farkında değil, karım farkında olmak istemiyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Yardım etti, evet. Ama daha ne kadar böyle devam edecek? Yoruldum. Artık buranın evim olduğunu hissetmiyorum.
Ve hâlâ buradayız. Eskiden çalıştığımız fabrika tamamen battı. Eski iş arkadaşlarımız dağıldı, kimse geri dönmüyor. Sınırdayız. Ve her geçen gün, bir umutla başladığımız bu ev, giderek bir kafese dönüşüyor…




