Eski kayınvalidemin çocuğumu görmesine nasıl izin verirsin? Ne gururun ne de vicdanın kalmış— bana bunu söyleyen kendi annemdi.
Geçen hafta kızımın iki yaş günüydü. Ufak bir kutlama, elimden geldiğince, kısıtlı imkanlarla, kimsenin yardımı olmadan hazırladım. Çocuğun babası ise aklına bile getirmedi. Ne arama, ne mesaj. Ama annesi, eski kayınvalidem, hatırladı. Arayıp tebrik etti, torununu görmek istediğini söyledi. Ben de bunda korkunç bir şey görmediğim için kabul ettim. Sonuçta bir büyükanneydi. Bir çocuğa sevgi göstermek ona zarar mı verir?
Emel— eski kayınvalidemin adı— boş elleriyle gelmedi. Bir oyuncak, biraz tatlı ve bir miktar para getirdi. Parka gittik, dolaştık, sonra bana geldik. Gülümsediğimi bile gördüm. Ama annem eve dönünce her şey değişti.
“Hiç mi utanmazsın sen?” diye başladı kapıdan girer girmez. “O… şeye… gelip çocuğunu öpmene izin verdin! Kovmalıydın onu! Hem de hediyelerini kabul ettin, hiç mi gururun yok?”
Evin içinde dolandı, ellerini savurdu, söylendi. Oyuncak ucuz bir Çin malıymış, tatlılar zehir, para da sadakaymış. Bütün gece kafamda onun sesi vardı, susunca bile. Emel “iyi büyükanne”ymiş, o ise “kötü kalpli”ymiş. Herkesi arkadan vurduğumu söyledi. Bir zamanlar benim için beş parasız kaldığını, şimdi de BMW’li yabancı bir nineye kendisini feda ettiğimi.
Kocamdan neredeyse bir yıl önce boşandım. Kendisi gitti. Eşyalarını toplayıp kapıdan çıktı ve bir daha dönmedi. Yaşadığımız evin tapusunu annesine yaptırmıştı. Orada bana ait hiçbir şey yoktu. Yasal olarak bir hiçtim. Gidecek yerim de yoktu.
Boşanma avukatını Emel tutmuştu— nedenini hâlâ anlamıyorum, paylaşacak bir şey yoktu zaten. Kocam çocuğu hemen reddetti. Kağıt üstünde ne mal varlığı ne de geliri vardı. Hiçbir şey talep etmedim— ne nafaka ne de eşya. Sadece doğum izninin bitene kadar evde kalabilme hakkı istedim. Onu bile vermediler.
Emel şaşırmadı. Oğlunun hayatındaki ilk kadın değildim, son da olmayacaktı. Ben onun için sadece bir taneydim. Taşınmama bile yardım etti— hamalları ayarladı, nakliyeyi ödedi. Sadece kendi eşyalarımı aldım. Hepsi bu.
Şimdi annemle yaşıyorum. Üçümüz, onun bir odalı dairesine sığıştık. Nafaka ise cüzi bir miktar. Kocam sanki hiç var olmamış gibi kayboldu. Sadece Emel ara sıra torununun varlığını hatırlatıyor. Arıyor, soruyor, bir şeyler getiriyor.
Karşı çıkmadım. Büyükannenin torununu görmesini yasaklamak gerektiğini düşünmedim. Parkta buluştuk. Üzerinde pahalı bir kaban vardı, yeni arabasıyla geldi, yumuşak bir oyuncak ve şekerleme getirdi. Hepsi bu. Ama eve dönünce işler değişti.
Annem krize girdi. Hain olduğumu söyledi. “O kadının” çocuğa yaklaşmasına izin vermeye hakkım olmadığını. Baba reddettiyse, büyükanne de görmemeliymiş. Aileye utanç getirdiğimi. Öyle bir noktaya geldi ki, beni akşam vakti evden kovdu— çocuk kucağımda, nereye gideceğimi bilemeden.
Apartman boşluğunda dikilirken düşündüm: Suçum ne? Büyükannenin torununu kucaklamasına izin vermek mi? Çocuğun bir oyuncak ayıyla oynaması mı? Yoksa yalnız kalmaktan yorulduğum için mi?
Bazen iki duvarın arasına sıkışmış gibi hissediyorum. Bir tarafta sorumluluktan kaçan bir erkek, diğer tarafta koruyormuş gibi yapıp boğan bir anne. Ben ise sadece biraz sessizlik istiyorum. Ve kızımın sevilmesini. Bana acı çektirenler bile olsa.
Ama görünen o ki, bu evde sevgi yasaklı bir şey.




