Bugün günlüğüme içimi dökmek istiyorum. Kaynanam hayatı boyunca kızlarını gözünde büyüttü. Şimdi yaşlılığında ona bakma görevi bana düştü.
Kaynanamın üç çocuğu var. Kocam Barış en küçükleridir ve anlaşılan hep fazlalık gibi hissettirilmiş ona. Bütün sevgisini ve ilgisini iki büyük kızına, Ayşegül ve Fatma’ya vermiş. Onlara her konuda yardım etmiş: ev tadilatında, çocuk bakımında, alışverişte, borç ödemede. Biz ise Barış’la sanki yokmuşuz gibiydik.
Sekiz yıllık evliliğimizde bir kez bile yardım eli uzatmadı. Hediyeler, aramalar, ziyaretler yok. Aile kutlamalarına, torunların doğum günlerine, hatta kendi yaş gününe bile çağrılmadık. Bizimle nadiren konuşurdu ve soğuktu, eğer zaman ayırırsa tabii.
Oğlumuz doğduğunda içimden umut ettim: Belki torunu buzdaki kalın tabakayı eritir. Ama hayır. Kaynanam onu görmeye bile gelmedi. Telefonda “Keşke kız olsaydı,” deyip kapattı. Barış o zaman çok üzülmüştü, nerede hata yaptığını anlamaya çalıştı. Sonra kabullendi. Sadece benim ailemden destek aldık. Annem ve babamız bize her konuda yardım etti: oğlumuzu okuldan alırlar, çift mesai yaparken bakarlar, alışverişte destek olurlar, manen yanımızdadırlar.
Kaynanam bizim için çoktan yabancı biri oldu. Bayramlarda mesaj atardık, iletişimimiz bundan ibaretti. Hayatımızın bu bölümü çoktan kapanmış gibiydi.
Ta ki hastaneye düşene kadar. Doktorlar korkunç bir teşhis koydu: hareket yetisini kaybedecek ve sürekli bakıma ihtiyacı olacaktı. Barış haberi alır almaz işten çıkıp koşarak yanına gitti. Döndüğünde tanınmaz haldeydi – öfkeli, perişan, içten içe kırık. Hep adaletli ve iyi yürekli bir adamken ilk kez bağırarak çıkıştı.
Anlaşılan taburcu olduktan sonra annesine 24 saat bakım gerekiyordu. Kız kardeşleri hemen bir “aile toplantısı” yaptı ve bu görevin bizim üstümüze kalmasına karar verdiler. Biri bebekli, diğeri İstanbul dışında yaşıyor, oraya gitmek zormuş. Bizim de işimiz, çocuğumuz, kendi hayatımız olduğundan, hatta kaynanamızla hiçbir zaman yakın olmadığımızdan bahsetmediler bile.
Bize “bırakacakları” ev teklifi sadaka gibi geldi. Üstelik bütün mal varlığını çoktan kızlarına devretmişti: yazlığı Ayşegül’e, arabası Fatma’ya. Bakım karşılığı, dedikleri gibi. Şimdi birden “fazlalık” oğlunu hatırladılar. Barış reddedince vicdansızlıkla suçladılar, annesinin soyadını taşımaya layık olmadığını söylediler.
Ben yoruldum. Kaynanama üzülüyorum, gerçekten. Ama o bizim için yabancı. Yok sayıldığımız yılların ardından şimdi ona bakacak enerjim yok. Kocam kendisi değil – vicdan azabıyla eriyor. Ama seni ömür boyu sessizlikle cezalandıran birine karşı ne borcun olabilir?
Dedi ki: “Eğer kız kardeşlerim annemin bakımı hak ettiğini düşünüyorsa, üç odalı İstanbul’daki evini satıp profesyonel bir bakıcı tutsunlar. Para konusunda destek olurum ama hayatımı vermem. Çünkü bizim de hayatımız var. Sağlığımız var. Huzurumuzu koruma hakkımız var.”
Yaşlılık kolay değil, biliyorum. Ama neden bu yükü hep kenara itilenler taşısın? “Sevgili kızları” anneleri kötüleştiğinde neredeydi? Neden şimdi kenara çekilip benim, bu yabancı kadının, her şeyi bırakıp bakıcı olmamı bekliyorlar?
Biliyorum, birçok kişi yargılayacak. “Yaşlıları bırakmak olmaz,” diyecekler, “aileni seçemezsin.” Ama bu hikâyede her şey çok karmaşık. Çok fazla acı, çok fazla haksızlık var.
Ve en önemlisi…
Çok geç artık.




