O gece oğlumu ve gelinimi kapı dışarı ettim, anahtarlarını aldım: artık yeter dediğim an gelmişti.
Bir hafta geçti, hâlâ kendime gelemedim. Kendi oğlumu ve karısını evden kovdum. Peki biliyor musun? Hiç pişman değilim. Zerre kadar. Çünkü bardak taşmıştı. Bu kararı vermek zorunda bıraktılar beni.
Her şey altı ay önce başladı. Her zamanki gibi işten eve dönmüştüm. Yorgundum, bir çay ve sessizlik hayali kuruyordum. Bir de ne göreyim? Mutfakta oğlum Mehmet ve karısı Esra. O sucuk doğruyor, Mehmet ise masada gazete okuyor, hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyor:
“Merhaba anne! Ziyaretine geldik!”
İlk bakışta korkunç bir şey yoktu tabii. Mehmet’in gelmesine her zaman sevinirim. Ama sonra anladım ki bu bir ziyaret değil, taşınmaydı. Habersiz, izinsiz. Öylece daireme girip kaldılar.
Meğer kiraladıkları evden atılmışlar – altı aydır kira ödememişler. Ben onlara demiştim: “Bütçenizi zorlamayın, daha uygun bir yer bulun.” Ama dinlemediler. Şehrin göbeği, lüks daire, manzaralı balkon istediler. Sonra her şey çökünce, koşarak annelerine geldiler.
“Anne, bir haftalığına kalacağız. Söz veriyorum, hemen ev bakıyorum,” diye ısrar etti Mehmet.
Ben de saf gibi inandım. “Tamam, bir hafta canım, ne olacak?” dedim. Aileydik sonuçta. Yardım etmek gerekiyordu. Keşke o zaman bunun nereye varacağını bilseydim…
Bir hafta geçti. Sonra ikinci. Sonra üçüncü ay. Ev arayan yoktu. Ama yerleşmeyi çabuk öğrendiler. Sanki kendi evlerindeymiş gibi yaşıyorlardı: sormuyorlar, danışmıyorlar, yardım etmiyorlardı. Bir de Esra… Allahım, ona nasıl da yanılmışım.
Yemek yapmıyor, temizlik yapmıyordu. Bütün gün arkadaşlarında takılıyor, evdeyse kanepede telefonla uzanıyordu. Ben işten gelip yemek yapıyordum, bulaşıkları yıkıyordum, o ise bir tatil köyünde misafir gibiydi. Kendi bardağını bile yıkamazdı.
Bir gün usulca söyledim: “Belki bir iş baksanız? Rahat edersiniz.” Cevap anında geldi:
“Biz hayatımızı nasıl yaşayacağımızı biliyoruz. İlgine teşekkürler.”
Ben onları doyurdum, suyu, elektriği, doğalgazı ödedim. Onlar bir kuruş bile vermedi. Üstüne bir de istedikleri olmayınca kavga çıkarıyorlardı. Her sözüm fırtınaya dönüşüyordu.
Geçen hafta… Gece geç saat. Yatağımda uyuyamıyorum. Diğer odadan televizyonun sesi geliyor, Mehmet’le Esra gülüyor, bir şeyler konuşuyor. Benimse sabah erkenden işe gitmem lazım. Yanlarına gittim:
“Çocuklar, siz hiç uyumayacak mısınız? Sabah altıda kalkacağım ben!”
“Anne, başlama şimdi,” dedi Mehmet.
“Hanımefendi, abartma lütfen,” diye ekledi Esra, dönüp bakmadan.
İşte o an içimde bir şey kırıldı.
“Eşyalarınızı toplayın. Yarın burada olmayacaksınız.”
“Ne?”
“Duydunuz. Toplanın. Yoksa ben toplamaya başlarım.”
Odaya dönmek üzereyken Esra’nın gülümsemesi son damlaydı. Sessizce büyük çantaları aldım, eşyalarını doldurmaya başladım. Beni durdurmaya çalıştılar, yalvardılar ama artık çok geçti.
“Ya şimdi gidersiniz, ya da polisi çağırırım.”
Yarım saat sonra eşyaları koridordaydı. Anahtarlarını aldım. Ne gözyaşı ne pişmanlık. Sadece sinir ve sitem. Ama artık umrumda değildi. Kapıyı kapattım. Kilitledim. Ve oturdum. Altı aydır ilk defa… Sessizlikte.
Nereye gittiklerini bilmiyorum. Esra’nın ailesi, bir sürü arkadaşı var, mutlaka bir yer bulmuşlardır. Eminim, aç kalmazlar.
Pişman değilim. Doğru olanı yaptım. Çünkü bu benim evim. Benim sığınağım. Ve kimsenin kirli ayaklarla burayı çiğnemesine izin vermeyeceğim. Oğlum da olsa…




