Gelin yeni doğum yapacak, biz ise kocamla kendimizi torunlarla yıpratıyoruz. Sanki bilerek erken hastaneye yatmış gibi geliyor bana.
“Anne, durumu görüyorsun, yardım edebilecek tek kişi sensin!” diyor oğlum. Altmış yaşındaki Ayşe Hanım, Konya’dan anlatıyor. Ne yapabilirim ki? Elimden geleni yapıyorum ama artık gücüm tükeniyor…
On gün önce hamileliğinin dokuzuncu ayındaki gelini, Sevgi, ateş, burun akıntısı ve boğaz ağrısından şikayet etti. İki gün sonra tat ve koku duyusu kayboldu. Ayşe Hanım’ın oğlu, Mehmet, inşaatta uzun saat çalışıyor, bu yüzden çocuklara bakacak kimse yoktu. Sevgi hemen hastaneye yatma kararı aldı—”yatarak dinleneceğim” diyerek. Dört ve iki yaşındaki iki küçük torun ise büyükanneyle büyükbabaya emanettiler.
“Anlıyorum, sağlık önemli, hamilelik, 41. hafta… Ama neden bu kadar uzun sürüyor? Geçen sefer birkaç saatte doğurmuştu, hastaneye zor yetişmiştik. Şimdi ise iki haftadır sanki tatildeymiş gibi yatıyor. Dizi üstüne dizi izliyor, kocasına laptop getirtmiş, ‘Sancı bekliyorum’ diyor. Biz ise burada torunlardan kaçacak yer arıyoruz…”
Ayşe Hanım, içindeki kırgızlıkla anlatıyor. Şikayetçi biri değildir ama yorgunluk ve haksızlık duygusu gün geçtikçe birikiyor. Eskiden Sevgi çocukları hep kendi annesine bırakırdı. Şimdi ise baba tarafından büyükanne “son umut” oldu.
“Biz Hüseyin’le (kocası) genç değiliz. Sabah akşam koşturmaktan bitap düştüm. Çocuklar kendi hallerinde değil—biri bezinden kurtulmuyor, diğeri kendisine yanlış kaşık verilirse ağlıyor. Yemek saatleri bir savaş, yıkamak mücadele, uykuya geçirmek ise tam bir sirke dönüşüyor. Annelerini unutmuş değiller, sürekli ‘Ne zaman gelecek?’ diye soruyorlar. Ben de cevap veremiyorum artık…”
Ayşe, geçen sefer de Sevgi’nin “erken” hastaneye yattığını hatırlıyor. O zaman bir çocuk vardı, büyükanne yetişene kadar komşuya bırakmak zorunda kalmışlardı. Aradan bir buçuk saat geçmişti ki Sevgi doğurmuştu. Her şey şimşek hızıyla olmuştu. Şimdi ise üçüncü hamilelik…
“Altı ay önce Mehmet, ‘Bir bebek daha bekliyoruz’ dedi. ‘Nedir bu, rekor mu kırmaya çalışıyorsunuz?’ diye sordum. O ise ‘Anne, merak etme, her şey plana göre’ dedi. Tabii, her şey plana göre, işler çığırından çıkana kadar. Sorun çıkınca hemen ‘Anne, sadece sen yardım edebilirsin!’ Peki ya ben?.. Hayır diyemem. Ama bu kadar yük altında eziliyorum!”
Büyük torun eskiden anaokuluna gidiyordu, ama Sevgi “Doğumdan önce hasta olmasın” diye göndermedi. Ayşe, onu şehrin diğer ucuna götürecek hali yok—evde kaldılar. Evde ise sadece koşuşturma ve çığlıklar var. Çocuklar sustuğunda bile büyükanne zihninde onların seslerini duyuyor.
“Küçük henüz kaşıkla yemek yemeyi bilmiyor, her yer yemek içinde. Büyük ise sürekli sızlanıyor, kavga ediyorlar. Onlara bakıyorum ve düşünüyorum: Sevgi üç çocukla nasıl başa çıkacak? Ben iki taneyle zor dayanıyorum!”
Akşam, Hüseyin işten döndüğünde çocuklarla ilgileniyor, Ayşe ise ertesi gün için yemek hazırlıyor. Yemek yediriyor, banyo yaptırıyor, çamaşır yıkıyor, temizlik yapıyor ve ancak saat dokuz civarında oğlunu arayabiliyor.
“Oğlum, doğurdu mu diye soruyorum. ‘Hayır, aynı, bekliyoruz’ diyor. Ultrasona göre kız, sağlıklı. Peki şimdi iki hafta daha mı yatacak?”
Ayşe, öfkesini saklamıyor. Onu asıl kızdıran hamilelik değil, her şeyin bu şekilde organize edilmesi. Ona göre Sevgi, kendine tatil yapmış durumda: hastanede uzanıyor, forumlarda takılıyor, film izliyor, ev ve çocuklar ise umurunda değil.
“Oğluma diyorum ki: ‘Taburcu olsun. Evde doğurursa ambulans çağırırız, herkes öyle yapıyor.’ Tanıdığımız bir kız ertesi gün evindeydi! Kızımın arkadaşı da hızlı doğurdu. Bizde ise tam bir tiyatro!”
“Mehmet ne diyor?”
“Ne diyecek? ‘Anne, biraz daha sabret, artık çıkılmaz’ diyor. Ben de ‘Red yazdırıp eve gelsin!’ diyorum. Ama dinletemiyorum. Son kıvılcımla dayanmaya çalışıyorum…”
Peki bu hikayede kim haklı? Sağlığını düşünüp erken hastaneye yatan mı, yoksa kendi ömründen ömüHer nefes alışında Ayşe Hanım’ın sabrı biraz daha tükeniyor, ama yine de torunlarının gülüşü ona dayanma gücü veriyor.




