**Rüyadaki Mavi Gözler**
Mehmet, ne annesinin ellerinin sıcaklığını ne de babasının sesini bilmişti. Hatırladığı tek şey, İzmir Çocuk Yuvası’nın soluk koridorları ve öğretmenlerin hafif ayak sesleriydi. Sanki bir kadından değil de, doğrudan o duvarların arasında dünyaya gelmişti. Diğer çocukların anıları vardı: bir beşik, parfüm kokusu, sıcacık eller. Onunsa yalnızca plastik oyuncakların soğukluğu ve lavabodan akan suyun şırıltısı kalmıştı.
Ama geceleri her şey değişirdi.
Rüyasında ona bir kadın gelirdi. Yanına oturur, sarılır, saçlarını okşayarak tatlı sözler fısıldardı. Gözleri, bahar göğünün fırtına sonrasındaki hali gibiydi: duru, masmavi, sonsuz kadar tanıdık. Uyanınca uzun süre tavana bakar, kıpırdamaya korkar, o rüyanın sıcaklığını dağıtmamaya çalışırdı. O gecelerden sonra bütün gün sessiz geçerdi, ama eskisi gibi asık suratlı değil… Sanki kadının sevgisinden bir parça yanında kalırdı.
Gerçekteyse her şey farklıydı. Yuvaya her gün “misafirler” gelirdi—evlat edinmek isteyen aileler. Çocuklar süslenir, şiirler ezberler, zoraki gülümsemeler yapıştırırdı yüzlerine. İlgi için itişir, birbirlerinin sözünü keserlerdi. Mehmet ise kenarda dururdu. Rol yapmaz, gülümsemez, gözlerini dikip bakmazdı—sadece beklerdi. Herhangi birini değil, rüyalarındaki o kadını.
“Mehmet, hadi gülümse, lütfen!” diye yalvarırdı öğretmenleri.
Ama o inatla alnını çatıp başını çevirirdi. Yabancılarla gitmeyeceğini biliyordu. Onu tanıyacaktı—rüyalarına giren kadını.
Bir gün, yuva yıldönümü için bir heyet geldi. Kameralar, fotoğrafçılar, yabancı yüzler… Mehmet her zamanki gibi köşesine çekildi. Ama gözü bir kadına takılıp kaldı: uzun boylu, zarif, kısa saçlı ve o tüyler ürpertici derecede tanıdık gülümsemeli. Gözleri… aynı onunkiler! Nefesi kesildi.
Sonra bir anda kadın doğruca ona baktı. Göz göze geldiklerinde, Mehmet hayatında ilk kez… gülümsedi.
Öğretmen elindeki çay bardağını düşürdü. Altı yıldır bu yuvada olan Mehmet daha önce hiç gülmemişti. Şimdiyse kendiliğinden, içten ve gerçek…
Kadın yanına geldi. Oturdu. Mehmet gözlerini kaçırmadı. Dinledi, güldü, sorular sordu. Korkmuyordu. Tıpkı rüyalarında olduğu gibiydi: hafif, güvenli, gerçek.
Zamanla ona düzenli gelmeye başladı. Kameralar, törenler olmadan. Kitaplar getirirler, bahçede yürürler, bulutları ve kadının gezdiği şehirleri konuşurlardı. Sonra bir ay boyunca ortadan kayboldu. Mehmet öğretmenlere sormadı—bir daha geri gelmeyeceğini duymaktan korkuyordu.
Ama geri döndü. Sade bir ceketle, makyajsız. Ve dedi ki:
“Mehmet, seni eve götürmeye geldim. Artık benim oğlum olacaksın.”
İnanamadı. Rüya görüyorum sandı. Kendini çimdikledi—acıyordu. Demek gerçekti. Tek kelime etmedi, sadece ona sarıldı. Uzun uzun. Sessizce. Bildiği tek şekilde.
Sonra ona eşiyle tanıştırdı. Adam sıcakkanlı ve sevecendi, Mehmet’i hemen kabullendi. Birlikte yeni bir hayata başladılar. Yeni evde ilk pasta. Ormana ilk gezi. Koridorda yabancı ayak sesleri duymadan uyuduğu ilk akşam.
Mehmet bir daha çocuk yuvasına dönmedi. Yalnızca arada bir aynaya baktığında, gözlerinde o ışığı fark ederdi—mavi, sıcak, tıpkı onunki gibi. Yeni annesinin. Gerçek annesinin…




