Bir zamanlar, bir rüya vardı Emine ile Mehmet Ali’nin kalbinde: bir araba. Sıradan bir metal yığını değil, evlendikleri günden beri hayalini kurdukları özgürlüğün anahtarı. Otuz yıla yakın emek, yazlık ev, ek işler, küçük zevklerden vazgeçişler… Hepsi bu rüya için. Bir araba alıp, ikisi baş başa yollara düşeceklerdi. Program yok, telaş yok, sadece onlar ve uçsuz bucaksız yollar.
Ve sonunda başardılar. Gümüş renkli bir Hyundai Tucson, yıllarca sadık kalan eski “kartal”ın yanındaki garaja girdi. Mehmet Ali, armağan almış bir çocuk gibi arabanın etrafında dolaşıyor, kaputa dokunuyor, içini kontrol ediyordu. Emine ise hayal ediyordu: bilmedikleri köprülerden geçecekler, kamp yapacaklar, benzin istasyonlarında kahve içip yabancı şehirlerde gün batımlarını izleyeceklerdi…
Plan hazırdı. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü: güzergâh, konaklama yerleri, yemek molaları, gerekenlerin listesi. Mehmet Ali direksiyon ve teknik işlerden sorumluydu. Haritaları incelemiş, kamp alanlarını, benzin istasyonlarını not etmiş, mesafeleri hesaplamıştı. Emine ise atmosfer, yemek ve anıların peşindeydi. Defterinde her lokantanın adresi, her tarihî mekân, fotoğraf çekilecek güzel yerler yazılıydı. Kimseye anlatmadılar bu planı. Sadece onların hikâyesiydi.
Yaz bitiyordu. Yazlıktaki son işlerini de tamamlamışlardı. Eylülün serin rüzgârı sonbaharı müjdeliyordu. Eve dönüyorlardı – yirmi kilometre sonra şehirdeki apartmana varacaklardı. Güneş ufka yaklaşırken Emine camdan dışarı bakıyor, Mehmet Ali ise mırıldanarak bir şarkı söylüyordu. Her şey ne kadar güzeldi…
Ta ki bir anda her şey tersine dönene kadar.
Aniden frene bastı, direksiyona yapıştı, bedeni öne doğru savruldu – ve hareketsiz kaldı. Araba yolun ortasında durmuştu. Emine emniyet kemeriyle sertçe öne itildi, ne olduğunu anlayamadı bir an. Sonra çığlık, panik. Mehmet Ali cevap vermiyordu. Başı direksiyona düşmüş, cansız bir haldeydi.
Emine hemen ambulansı aradı, onu ayıltmaya çalıştı. Sağlık ekipleri hızlı geldi ama… Artık nefes almıyordu.
Kalp krizi. Ani. Hâlâ direksiyondan onun kolonyası kokuyordu ama o yoktu artık.
Sonra resmî işler başladı: polis, kızı ve damadı, gözyaşları, sorular… Ama Emine hiçbirini duymuyordu. Arabada, daha birkaç dakika önce hayal kurduğu koltukta oturuyordu. Onu götürürlerken baktı. Tek bir damla bile akmadı gözünden. İçi boşalmıştı.
Dokuz gün geçti. Sonra kırk. Sonra üç ay.
Kızı geliyor, yemek getiriyor, evi topluyordu. Annesini konuşturmaya çabalıyordu. Nafile. Emine kendi içine çekilmişti. Otomatik bir makine gibi yatıp kalkıyor, çorba pişiriyordu ama ruhu donmuştu.
Bir gün kızı, sanki rastgele sordu:
“Anne, şu gümüş araba kimin?”
“Mehmet onu…” diye başladı Emine ve o anda anılar bir dalga gibi yüreğine çarptı. Gözünün önünden geçti her şey: rengi seçişi, sevinci, istasyon notları… Ve o an ağladı. İlk kez gerçekten. Usulca değil, bastırarak değil – içinden gelen bir feryatla. Öyle ki kızı korktu. Emine gün boyu ağladı, neredeyse sabaha kadar. Sonra uyudu. Uyandığında anladı: yaşamalıydı. Onun için.
Bahar geldiğinde yazlığa gitti. Mehmet’in el değmemiş sırt çantasını açtı ve mavi bir dosya buldu. Onların rotası. Onun el yazısı. Onun notları: “Burada kahve içeceğiz”, “Burada mutlaka fotoğraf çekeceksin”.
Dosyayı kapattı. Gözyaşları boşandı, öfke kabardı. “Ne haymış artık bu?” diye bağırmak istedi. Atmak istedi. Ama yapamadı. Çantasına koydu.
Artık yazlığa banliyö treniyle gidiyordu. Damat arabayı almıştı, “Seni götürürüm” demişti ama işleri vardı. Kırılmadı. Gerek yoktu artık zaten.
Ama akşamları dosyayı açıp bakıyordu. Önce gizlice. Sonra düzenli. Okuyor, hatırlıyordu. Sanki yanı başındaydı Mehmet. Fısıldıyordu: “Hadi gidelim, Emine.”
Ve bir akşam karar verdi. Şehre döndüğünde kursa yazıldı. Sıradan değil – ileri sürüş kursu. Yirmili yaşlarındaki eğitmen ilk başta gülmüştü. Ama Emine inatçıydı. Öğrendi, pratik yaptı, direksiyonu öyle sıkı tutuyordu ki hayata tutunur gibi.
Ehliyetini aldı. Gerçek bir ehliyet. İbaresiyle. Gururla.
Sonra kızına gitti. Sakince. Emin adımlarla.
“Leyla, iner misin lütfen? Anahtarları al. Belgeleri de.”
Onları aldı, arabaya yürüdü. Okşadı. Bindi. Çalıştırdı.
Ve hareket etti. Hiçbir şey söylemeden. Üç gün sonra rotalarının ilk ülkesindeydi, sınırı geçmişti.
Sonrası daha da uzundu.
Kızıyla sonra konuşurdu. Anlardı. Çünkü bu, Mehmet’le onun rüyasıydı. Ve şimdi Emine’nin yolu oldu. Onsuz bir yol. Ama hâlâ ikisi beraber.




