Bugün günlüğüme yazarken hâlâ içimde bir heyecan var. Pencereden baktığımda sonbahar rüzgârının sararmış yaprakları savurduğunu gördüm. Derin düşüncelerim, neşeyle içeri dalan Ayşegül’ün sesiyle dağıldı: “Anne, sevin! Evleniyorum! İlyas’la nikâh için başvurduk, bir ay sonra düğün!” Donakaldım, kulaklarıma inanamadım. “Kızım, ciddi misin?” diye nefesimi tutarak sordum. “Bu nasıl bir ani karar? Hiç bahsetmemiştin ki!”
Ayşegül, gözleri ışıl ışıl, İlyas’ın nasıl beklenmedik bir şekilde onu nikâh dairesine sürüklediğini anlattı: “Yoldan geçerken elimden tuttu, ‘Nüfus cüzdanın yanında mı? Hadi gidiyoruz!’ dedi. İtiraz bile etmedim.” Şaşkınlığım hâlâ geçmemişti. “Yarın İlyas ve annesi kız istemeye gelecek,” diye mırıldandım. Kızıma bakarken ne kadar çabuk büyüdüğünü idrak etmeye çalışıyordum. “Hazırlanmalıyım,” diye geçirdim içimden, kalbim sevinç ve endişeyle sıkışırken.
Sabah erkenden kalktım. Misafirler her gün gelmezdi, sofrayı hazırlamalı, kendimi toparlamalıydım. Fırına elmalı turta koyarken daldım gittim. İlyas’ı seviyordum: ciddi, Ayşegül’den beş yaş büyük, bir yıldır kendi araba tamir atölyesini işletiyordu. Babasız büyümüş, annesinin elinde yetişmiş, çalışkan ve güvenilir biriydi. Ama aklım geçmişe gitti, kendi hayatımın hayal ettiğim gibi olmadığı o günlere…
Yirmi yıl önce genç bir kızdım ve Ahmet’e âşıktım. Şehir kulübündeki bir dans gecesinde tanışmıştık. Benden biraz büyük, kendinden emin, gözlerinde ışık olan biriydi. Gece yarısına kadar yürüyüşe çıkardık, Boğaz’da sandal gezintileri yapardık, yeni biçilmiş çimen kokusunu içimize çekerdik. Kendimi dünyanın en mutlu insanı sanıyordum. Ama her şey hamile olduğumu anladığımda değişti. Annem beni azarladı ama yalnız bırakmadı. Ahmet haberi alınca evlenmeyi kabul etti. “Aile olacağız,” diyordu, ben de inanıyordum.
Doğuma hazırlanırken Ahmet iş için başka şehre gitti. Bebek yaklaşırken paraya ihtiyaç vardı. Ara sıra gelir, bana büyük gelen paralar getirir, sonra yeniden giderdi. Kayınvalidem, iyi kalpli bir kadındı, beni ilk günden sevmişti. Hastaneden Ayşegül’le çıkacak gün geldiğinde Ahmet görünmedi. Annem ve kayınvalidem çiçeklerle geldi, ama kaçamak bakışları içimi ürpertmişti. İşi uzadı sanmıştım ama kalbim kötü bir şey olduğunu seziyordu.
Kızımla ilgilenirken kayınvalidemin evinde yaşadım—Ahmet buna ısrar etmişti. Bir gün odeyi toplarken, kanepenin altında kalmış bir mektup buldum. Eşimin el yazısıydı: “Anne, Lale’ye nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama başım belaya girdi. Arkadaşımın doğum gününde bir kızla tanıştım. O hamile, henüz on yedi yaşında. Abisi ve babası ültimatom verdi: ya evleneceğim ya da… Ben evlenmeyi seçtim. Sorun istemiyorum. Lale’ye sen söyle. Boşanmamız gerekecek. Ayşegül’e ve ona yardım edeceğim, kızımdan vazgeçmiyorum.” Acıdan nefesim kesildi, yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu.
Bu ihanetin üstesinden nasıl geldim? Annemin ve kayınvalidemin desteğiyle. Kayınvalidem kalmam için yalvardı ama ben aileme döndüm. “O yeni ailesiyle gelirse dayanamam,” demiştim. Ama kayınvalidem bizi bırakmadı. Her gün gelir, Ayşegül’e hediyeler getirir, sanki oğlunun suçunu telafi edermiş gibi davranırdı. “Sen benim kızımsın,” derdi. “Ayşegül de neşem.” Onun torununu bu kadar sevdiğini görünce içimde kin kalmadı.
Ama kayınvalidemin sağlığı bozuldu. Üç gün görünmeyince koşarak evine gittim. Elimden tutarak, “Bir buçuk yıldır hastayım,” dedi. “Ahmet yüzünden özür dilerim. Beni utandırdı. Rica ediyorum, ölsem bile onu çağırma. Dairemi ve birikmişlerimi Ayşegül’e bıraktım.” Sözümü tuttum. Ahmet’siz defnettik onu.
Üç yıl sonra annemi de kaybettim. Ayşegül’le baş başa kaldık, o artık on üç yaşındaydı. Kızım akıllı, uslu, dersleri hep pekiyiydi, bu tek tesellimdi. Zaman geçti ve bir gün apartmanın önünde Ahmet’le karşılaştım. Değişmişti: yıpranmış, gözlerinde yorgunluk, eski özgüveninden eser yoktu. “Lale, merhaba,” diyebildi sadece. Ürperdim ama belli etmemeye çalıştım.
“Ayşegül nasıl? Para getirdim, borcum vardı. Hayat kolay değil,” diyerek cebini karıştırdı.
“İyiyiz,” diye soğuk cevap verdim. “Annen hasta olunca bile seni görmek istemedi.”
Ayşegül’ü görmek istediğini mırıldandı, ama ben zaten apartmana girmiştim. Sonra komşular anlattı: evliliği yıkılmış, çocuk onun değilmiş—karısı ve okul arkadaşınınmış. Kadın ona kaçmış, Ahmet de bir daha evlenmemiş.
Anılarım dağıldığında mutfakta turtanın mis gibi kokusu yayılıyordu. Sofrayı hazırlarken pencereden dışarı baktım. “Zaman ne çabuk geçiyor,” diye düşündüm. “Ayşegül artık gelin olmuş. Daha dün saçlarını örüyordum, şimdi evleniyor.” Pencereden İlyas’ın Ayşegül’e arabadan inerken yardım ettiğini, sonra da annesinin koluna girdiğini gördüm. “Ne kadar özenli,” diye gülümsedim.
“Anne, tanıştırayım, bu İlyas’ın annesi”İlyas’ın annesi, Fatma Hanım, elinde bir hediye paketiyle içeri girdi ve gözlerindeki sıcaklıkla bana bakarken, ‘Artık bir aile olduk,’ dedi.”




