Bugün günlüğüme yazmak istiyorum. Otuz beş yaşına kadar Elif, gerçekten mutlu bir kadın olduğunu düşünüyordu. Sevdiği kocası Serkan, oğlu Emre ve kızı Ayşe; mütevazı ama sağlam bir aileydiler. Her şey, Serkan’ın fabrikadan işten çıkarılmasıyla değişti. Şehirde iş bulamayınca, Almanya’ya çalışmaya gitmeye karar verdi.
“Elif, arkadaşlar çağırıyor. İyi para kazanacağız,” dedi bir gün.
“Peki ya biz? Biz burada, sen orada. Bu nasıl aile olacak?” diye şaşkınlıkla karşıladı Elif.
“Geçici bir süre. Sabredeceğiz. Ayağa kalkınca her şey düzelecek.”
Ama işler umduğu gibi olmadı. Serkan gittikçe daha seyrek gelmeye başladı, suratı asık ve uzak duruyordu. Bir gün, Elif onun gelişine hazırlanırken markete gitti ve posta kutusunda bir mektup buldu. Onundu.
Gülümsedi—belki özlem, belki aşk sözleri yazılmıştır diye düşündü. Dönüş günü gelmişti. Çantasına koydu, eve gidince açtı. Ve yıkıldı.
“Elif, affet. Yüzüne söyleyemedim. Başka birini sevdim. Evliliğimiz bir hataydı. Boşanmak istiyorum. Çocuklara yardım edeceğim. Elveda.”
Tekrar tekrar okudu, inanamadı. Gözleri yaşla doldu. Tam o sırada on yaşındaki Emre içeri girdi.
“Anne, fırın yanıyor. Neden öyle bakıyorsun?”
Zıplayıp fırını kapattı, dumanı dağıtmaya çalıştı. Oğluna şaşkın bir gülümseme yapıştırdı, ama içi acıyla yanıyordu.
Bir ay sonra boşandılar. Serkan bir daha geri dönmedi. Para gönderiyordu, ama evlerine adımını atmadı. On yıl sonra, Elif bir kazada öldüğünü öğrendi. O ise iki çocukla ve ağır bir yükle baş başa kaldı.
Yıllar geçti. Elif bir daha evlenmedi—başka bir adamı eve sokmak istemedi. Bütün hayatı çocuklarıydı. Emre büyüdü, Esra ile evlendi. Onun odasına yerleştiler, Elif ve Ayşe diğer odada kaldı. Torunu Ali doğdu. Ama hem Esra hem Ayşe, evden ayrılmak için acele etmiyordu. Ev dar ve gergin bir yere dönüştü.
Bir gün Ayşe açıkladı:
“Anne, hamileyim. Murat’la biraz seninle yaşayacağız.”
“Nerede?” diye şaşırdı Elif. “Bir odada Emre, eşi ve çocuğu, diğer odada biz. Daha nereye insan sığdıracaksın?”
“Mutlakta kanepe var. İtirazın yok, değil mi?”
Elif mutfağa taşındı. İlk gece ona bir kabus gibi geldi. Sonrası daha da kötüleşti. Bağrışmalar, kavgalar, aileler arası çatışmalar. Kim sucuğu yedi, kim gece gürültü yaptı, kim kimin defterini aldı—her şey kavga sebebi oldu.
Sonra Elif, Esra’nın karnının şiştiğini fark etti.
“Hamile misin?”
“Evet. İkinci çocuğumuz olacak.”
“Peki ya ev?”
“Demek bizi kovuyorsunuz!” diye parlattı Esra.
“Kimse sizi kovmuyor. Ama bir odada dört kişi olacaksınız!”
“Kızın gitsin o zaman, kocası var!” diye karşılık verdi Esra.
“Senin de var!” diye dayanamadı Elif.
Sabah Emre geldi:
“Anne, Esra’yı üzdün. Bizi kovuyor musun?”
Ayşe, bir komutla içeri daldı:
“Sen de kocana söyle, bir ev bulsun!”
“Yeter!” diye patladı Elif. “Hepiniz taşının! Sen de, Emre, eşin ve çocuklarınla. Sen de, Ayşe, Murat’ınla. Artık dayanamıyorum! Evimi pazara çevirdiniz, bana da birbirinize de saygınız yok. Tamam, yetti. Çıkın!”
Sesi sert, kararlı ve duraksamaydı. Kendi cesaretine bile şaşırdı. Ama geri adım atmak istemiyordu. Bir an bile.
Üç gün sonra gittiler. Çok şey söylediler: “Artık torunlarını göremezsin”, “Seninle konuşmayacağız.” Elif sustu.
Akşam mutfakta tek başına oturdu. Bağrışma yok, kavga yok. Sadece sessizlik.
Etrafına baktı ve uzun zaman sonra ilk kez evin gerçek sahibi gibi hissetti. Tadilat yaptı. Mobilyaları yeniledi. Ertesi yıl, hayatında ilk kez, yurtdışına tatile gitti.
Kimse ona “sadece kendini düşünüyor” diyemezdi—hayır. Bütün hayatını çocuklarına vermişti. Şimdi, nihayet, kendisi için yaşıyordu. Ve bu çok doğruydu.
Bugün anladım ki, bazen “hayır” demek, en büyük özgürlüktür.




