Bugün başıma gelenleri yazmam gerekiyor. Haftalardır içimi kemiren bu olayı paylaşmalıyım.
**”Çok Pahalı Bir Yalan”**
Ece banyoyu temizliyordu ki, kapı ardına kadar açıldı ve içeri hızla giren Can, yüzünde öfke ve panikle ortaya çıktı.
“Ne yaptın sen?” diye bağırdı, kapıyı çarparak kapattı.
Ece aniden doğruldu ve koridora çıktı.
“Ne oldu?” diye şaşkınlıkla sordu, ona anlam veremeyen bir bakışla baktı.
“Niye gittin ona?” diye yüzüne karşı hırladı Can.
“Kime?” Ece’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Leyla’ya! Ben seni uyarmamış mıydım? Karışma diye!”
“Can, lütfen normal bir şekilde anlat, ne oldu?”
“Ona mı söyledin? Bizim hakkımızda mı?” Can’ın nefesi kesik kesikti, alnındaki teri silerek.
“Evet, söyledim. Ve beni anladı, tahmin et! ‘Mutluluğunuza engel olmayacağım’ dedi. Ben de şimdi gelinlik bakıyorum, bak nasıl güzel!”
“Gelinlik mi? Düğün mü?” Can sinirli bir kahkaha attı. “Ece, aklını kaçırdın mı sen?”
“Bana teşekkür edeceğini düşünmüştüm,” içtenlikle söyledi Ece. “Senin için her şeyi yaptım. ‘O zayıf, bırakamaz beni’ diyordun. Meğer güçlüymüş, kendi isteğiyle bıraktı seni.”
Can yavaşça koltuğa çöktü, sonra ayağa kalkıp Ece’ye ilk kez görüyormuş gibi baktı.
“Anlamıyorsun…” diye mırıldandı, sözünü tamamlamadan çantasını kapattı ve kapıyı kapatmadan çıkıp gitti.
Leyla’dan ayrılamazdı. Ne şimdi, ne de hiçbir zaman. Çünkü o, cebinde beş yüz lirası kalmışken onu dibe vurmuş halden çıkaran kişiydi. Ona her şeyi vermişti: iş, ev, araba, statü. Hayalini kurduğu her şey, oysa eskiden bir arkadaşıyla küçük bir evde kalıyordu.
Bir zamanlar basit bir ofis çalışanıydı, maaşından maaşa yaşıyordu, ayda bir kafeye gidebilmek için yemeklerden kısıyordu. Kızlar ona bakardı ama hiçbiri tutmuyordu—ya kendi evleri yoktu ya da banliyö treniyle gelip gidiyorlardı. Oysa o, güzel bir hayat, rahatlık ve başarının tadını istiyordu.
Sonra bir spor salonuna ücretsiz deneme dersine gitti. İşte orada Leyla’yı gördü. Zarif, bakımlı, kendinden emin. Ondan on yaş büyüktü ama karşı konulmaz bir çekiciliği vardı. Üstelik parası da vardı—kendi işini yönetiyordu.
Kasıtlı olarak yollarını kesiştirdi. Bir gün Leyla, ona eski maaşının iki katına bir iş teklif etti. Sonra ev. Sonra araba. Sonra her sabah onun evinde uyanıyor, onun arabasıyla gidip geliyor, onun şirketinde çalışıyordu. Her şey onun için ayarlanmıştı. Sadece “evet” demesi gerekiyordu.
Ama güzel hayata alışmak, onu nankörleştirdi. Daha fazlasını hak ettiğini düşünmeye başladı. İşte o zaman hayatına Ece girdi—genç, enerjik, özgür. Gizli gizli buluştular. Ece, Leyla’dan haberdardı ve ondan ayrılmasını istiyordu. O ise sürekli erteliyordu.
Sonra Ece hamile olduğunu söyleyince, kayıplara karıştı. Telefonlarına cevap vermedi. Ece ise Leyla’ya gitti.
Ama Leyla ağlamadı. Sahne yapmadı. Sadece sakin bir şekilde dinledi ve,
“Eğer çocuğunuz olacaksa, birlikte olmalısınız. Engel olmayacağım,” dedi.
Can eve döndüğünde bavullar kapının önündeydi. Leyla ona anahtarları uzattı ve “Mutluluklar dilerim,” dedi. O, Ece’nin yalan söylediğini, bir oyun olduğunu mırıldandı. Ama kimse dinlemedi. İşsiz, evsiz, arabasız kaldı.
Akşam vakti ucuz bir öğrenci evi buldu. İki hafta sonra bir mobilya mağazasında işe girdi—”mağaza sorumlusu” gibi havalı bir unvanı vardı, ama aslında müşterilere kanepe modellerini anlatıyordu. Ece’yi engelledi, son mesajında ona, “Kendin halledersin artık,” yazdı.
Suçlu hissetmiyordu. Ona göre herkes suçluydu—kadınlar, şanssızlık, herkes. Sadece kendisi değil.
Ece ise bir süre sonra hamile olmadığını öğrendi. Ama içindeki kırgınlık kaldı.
“Ona inandım,” diye hıçkırarak anlattı arkadaşına. “Beni kullandı.”
“Ece, sen büyüdün artık,” dedi arkadaşı başını sallayarak. “Masallara mı inanıyorsun? ‘Şirketin bel kemiği olan adam’a mı?’ Sen de saf olma!”
“Ama inandım işte…”
“İşte sorun da bu.”
**Bugün anladım ki, bazı yalanların bedeli, gerçeğin kendisinden daha ağır oluyor.**




