Eski bir bakkal dükkânı, İzmir’in kenar mahallesinde yerel halkın gözdesiydi: lezzetli yemekler, bol porsiyonlar, güler yüzlü tezgahtarlar. Meryem Hanım on beş yıldır oradaydı—önce tartıda, sonra reyon sorumlusu olarak. Herkesin alışkanlıklarını bilirdi: kimin kaç dolma istediğini, kime mercimek çorbasını unutmaması gerektiğini, kime de bolca, “gönlünce” servis yapacağını.
O gün, arka odadan soğuk bakla tava tepsisiyle koşarak çıktı. Vitrine yerleştirirken gözleri tanıdık bir silüete takıldı—yıpranmış bir pardösü giymiş, gözlerinde hüzün taşıyan uzun boylu bir adam tezgâhın önünde duruyor, sanki birini arıyordu.
Meryem hemen yanına gitti:
“Eğer Ayşe’yi soruyorsanız, hastalandı. Haftaya dönecek. Her zamanki gibi köfte ve pirzola mı alacaksınız?”
Adam şaşırdı:
“Benim ne aldığımı bile mi hatırlıyorsunuz?”
“Tabii ki. Siz bizim sürekli müşterimizsiniz,” diyerek yanakları kızardı Meryem’in.
Adam mahcup oldu, ama birden içini çekti:
“Asıl sizin tezgâhınıza gelmek istiyordum, Meryem, ama hep Ayşe’ye denk geliyorum. Üzülüyorum.”
“Adımı nereden biliyorsunuz ki?”
“Önlüğünüzde yazılmış ya.”
Arkalarından Zeynep Hanım’ın sinirli sesi duyuldu:
“Beyefendi! Sırayı uzatmayın! Arkada on kişi bekliyor!”
Adam irkildi:
“Affedersiniz. Ev usulü köfte, lütfen…”
Ve sonra daha alçak bir sesle, gözlerinin içine bakarak:
“Belki bir gün ev yapımı köfteleri bana iyi kalpli bir kadın yapar. Affedersiniz Meryem, yüzüğünüz yok… eğer evli değilseniz, mesainiz bitince sizi eve bırakabilir miyim? Karşı sokakta oturuyorum, yalnızım.”
Meryem zar zor başını salladı ve poşeti uzattı. Kalbi deli gibi çarpıyordu—tıpkı gençliğindeki gibi.
“O zaman akşam görüşürüz,” diye gülümsedi adam. “Aklınızda olsun, benim adım Tolga.”
Bütün gün Meryem’in içi içine sığmadı. Zeynep bile fark etti:
“Kızım, hasta mısın? Yanakların allık gibi!”
“Bir şeyim yok Zeynep, sadece ruh hâlim güzel.”
Mesai bitiminde Meryem dudaklarına ruj sürüp atkısını sardı ve çıktı. Tolga kapıda bekliyordu.
“Biraz yürüyelim mi? Belki sinemaya gideriz?”
Hava çamurlu, ıslak kar kirpiklerine yapışıyordu. Sahilde yürürken, sanki yıllardır tanışıyormuş gibi sessizce konuştular. Bir ara Tolga teklif etti:
“Meryem, bana gelir misin? Çay içeriz, ısınırız. Zaten yakınım.”
“Ama… henüz birbirimizi tanımıyoruz ki…”
“Nasıl tanımıyoruz? Bir yıldır seni izliyorum. Çalışırken hayranlıkla seyrediyorum. İyi kalplisin, dürüstsün. Yaşlılara şefkatli, çocuklara güleryüzlüsün. Sanki seni yıllardır tanıyorum. Peki ya sen, beni tanımıyor musun?”
Meryem gülümsedi:
“Tamam Tolga. Hadi gidelim, zaten üşüdüm.”
Evindeydi. Basit ama sıcak bir yerdi. Paltosunu çıkardı, ayakkabılarını kuruttu, limonlu çay demledi, kurabiye çıkardı.
Dışarıda kar iyice kuvvetlenince birden sordu:
“Kal. Ben mutfakta yatarım. Şimdi nereye gideceksin?”
Meryem etrafına baktı—sıcak, huzurlu ve kalbi fısıldıyordu: kaçma.
“Tamam, kalıyorum…”
O kanepeye, o da mutfağa uzandı. Ama sabah uyandıklarında beraberdiler—ayrı uyumak mümkün olmamıştı.
Ayşe iyileşip işe döndüğünde, ilk gördüğü şey Tolga’nın Meryem’i karşılaması oldu.
“Bak sen, fırsatı kaçırmamışsın! Ben hastalanır hastalanmaz adamı kapmışsın!” diye güldü.
Aslında Ayşe çok seviniyordu. Çünkü mutlu Meryem—tıpkı güneş gibi—etrafındakileri ısıtıyordu. Gerçek mutluluk uzaktan bile belli olurdu. O hafta köfteler ve pirzolalar da her zamankinden hızlı satılmıştı…




