Eski bir bakkal, Kütahya’nın kenar mahallesinde herkesin uğrak yeriydi: lezzetli yemekler, bol porsiyonlar, güler yüzlü tezgahtarlar. Ayşe Hanım orada tam on beş yıldır çalışıyordu—önce tartıda, sonra bölüm şefi olmuştu. Her şeyi bilir, herkesi tanırdı—kimin dolmalık biber alacağını, kime bulgur pilavı hazırlaması gerektiğini, kimin payına biraz daha fazla döküleceğini, “iyilik olsun diye”.
O gün, kilerden tepsiyle soğuk paça çıkarmıştı ki gözü tanıdık bir silüete takıldı—yıpranmış bir pardösü giymiş, gözlerinde hüzün taşıyan uzun boylu bir adam tezgâhın önünde durmuş, sanki birini arıyor gibiydi.
Ayşe hemen yanına gitti:
“Eğer Emel’i arıyorsanız, hastalandı. Haftaya dönecek. Her zamanki gibi köfte ve pirzola mı?”
Adam şaşırdı:
“Benim ne aldığımı bile mi hatırlıyorsunuz?”
“Tabii. Siz bizim sadık müşterimizsiniz,” dedi Ayşe, yanakları hafifçe kızararak.
Adam mahcup oldu, ama sonra alçak bir sesle ekledi:
“Hep sizinle konuşmak istiyordum, Ayşe Hanım, ama hep Emel’e denk geliyorum. Canım sıkılıyor artık.”
“Adımı nereden biliyorsunuz?”
“Üstünüzdeki kartta yazıyor ya.”
Arkalarından Zeynep Hanım’ın sinirli sesi duyuldu:
“Beyefendi! Sırayı uzatmayın! Arkada on kişi bekliyor!”
Adam irkildi:
“Pardon. Ev köftesi, lütfen…”
Sonra daha alçak, doğrudan gözlerine bakarak:
“Belki bir gün, güzel bir hanım bana gerçek ev köftesi yapar. Affedin, Ayşe Hanım, parmağınızda yüzük yok… eğer evli değilseniz—mesai bitiminde sizi eve bırakabilir miyim? Karşıdaki apartmanda yalnız yaşıyorum.”
Ayşe zar zor duyulacak şekilde başını salladı ve poşeti uzattı. Kalbi göğsünde deli gibi çarpıyordu—tıpkı genç kızlığındaki gibi.
“O halde akşam görüşürüz,” dedi adam gülümseyerek. “Benim adım da Tolga, bu arada.”
Bütün gün Ayşe’nin içi içine sığmadı. Zeynep bile fark etti:
“Ayşeciğim, hasta mısın? Yanakların randevuya giden genç kız gibi kıpkırmızı!”
“Her şey yolunda, Zeynepçiğim, sadece günüm güzel geçiyor.”
Mesai bitiminde Ayşe dudaklarına ruj sürdü, atkısını sardı ve bakkaldan çıktı. Tolga zaten bekliyordu.
“Biraz yürüyelim mi? Belki sinemaya gideriz?”
Hava çamurluydu, ıslak kar kirpiklerine yapışıyordu. Bulvarda yürürken, yıllardır tanışıyormuş gibi sessizce konuştular. Bir ara Tolga önerdi:
“Ayşeciğim, bana gelir misin? Çay içeriz, ısınırız. Zaten yakınım ya.”
“İçimden pek gelmiyor ama… neredeyse yeni tanışıyoruz…”
“Nasıl yeni tanışıyoruz? Bir yıldır seni izliyorum. Gelip geçerken çalışırken seni seyrediyorum. İyi kalplisin, dürüstsün. Yaşlılara nazik, çocuklara güleryüzlü davranıyorsun. Sanki seni yıllardır tanıyorum. Ya sen—beni tanımıyor musun?”
Ayşe gülümsedi:
“Peki, Tolga. Hadi gidelim, doğrusu—ıslak kurdale gibiyim zaten.”
Dairesi sadeydi ama huzurluydu. Onun paltosunu çıkardı, ayakkabılarını kurumaya bıraktı, limonlu çay demledi, kurabiyeler çıkardı.
Dışarıda tipi kuvvetlendiğinde, birden teklif etti:
“Kal. Ben mutfakta yatarım. Şimdi nereye gideceksin ki?”
Ayşe etrafına baktı—sıcak, güvenli ve kalbi ona fısıldadı: Kaçmana gerek yok.
“Tamam, kalıyorum…”
O kanepeye uzandı, Tolga mutfağa. Ama sabah beraber uyandılar—ayrı uyumak mümkün olmamıştı.
Emel iyileşip işe döndüğünde, Tolga’nın Ayşe’yi işe getirip götürdüğünü görünce şaşırdı:
“Bak sen! Ben hastaneye gidiyorum, sen adammışı kapmışsın!” diye güldü.
Aslında Emel de seviniyordu. Çünkü mutlu Ayşe—güneş gibiydi: ışığı herkesi ısıtıyordu. Gerçek mutluluk, zaten uzaktan bile belli olurdu. O hafta köfteler ve pirzolalar bile daha hızlı satılmıştı…




