Eski günlerin hatıralarıyla dolu bir hikaye anlatayım size…
“Anne, bugün Elif’le sinemaya gidiyoruz! Bana ulaşabilirsin, tamam mı?” diye seslendi Arda, annesi Deniz’in yanağına bir öpücük kondurduktan sonra banyoya koştu. Suyun şırıltısı arasında mırıldandığı şarkıyı duyabiliyordu. Ne kadar mutluydu… Özgürdü. Deniz’in hiç olamadığı kadar. “Anne, çıkıyorum!” diye bağırdı Arda, en sevdiği mavi gömleğiyle yüzünde bir gülümsemeyle kapıyı açtı. “İyi eğlenceler, canım!” dedi Deniz, el salladı. Telefonu sessizce titredi—bir mesaj. Dalgınlıkla açtı ve donup kaldı.
Akşamın sessizliğinde hafif bir hıçkırık duyuldu. Deniz, kollarını bacaklarına dolamış bir şekilde yatıyor, sessizce ağlıyordu. Gözyaşları yastıkta izler bırakıyordu.
“Anne, ne oldu?” Arda beklenmedik bir şekilde geri dönmüştü, endişeyle annesine bakıyordu. Deniz hemen gözyaşlarını sildi, zoraki bir gülümsemeyle:
“Bir şey yok, güneşim. Sadece biraz yoruldum.”
Arda yanına oturdu, yüzüne dikkatlice baktı. Artık bir yetişkindi—uzun boylu, vakur, çocukluğundaki o büyüleyici gülümsemesiyle. Ama şimdi o gülümseme çoğunlukla ona değil, Elif’e aitti…
Anılar bir anda bastırdı. On sekiz yaş. Serkan. Evlilik. Baş döndüren bir aşk. Aşkların her şeyi yeneceğine dair saf inancı. Ama… yenemedi.
“Anne! Mavi gömleğim nerede?” Arda’nın sesi onu düşüncelerinden çekip çıkardı.
“Dolapta, solda!” diye bağırdı, kendi kendine gülümseyerek.
Aynaya yaklaştı. Kırk iki yaşında. Gözlerinde kimsenin görmediği bir hüzün. Sanki hayatı geçmişte takılıp kalmıştı…
O günü net hatırlıyordu. Salı. Mahalledeki bakkal. Ekmek, süt. Ve… Serkan. Bir poşetle… ve bir kavanoz mama. Bezler. Yüzündeki gülümseme. Gözleri her şeyi anlatıyordu.
“Bu… sandığın gibi değil,” diye mırıldanmıştı.
“Ne düşüneyim?! O… şey… Aylin’le bir şeyler mi yaşıyorsun?! Çocuk mu var?!”
Sonrası bir sis gibiydi. Çığlıklar. Boşanma. Yalnızlık. Ama bir yandan da özgürlük.
Tek başına yaşamayı öğrenmişti. Serkansız. Kavgasız. Kaynanası hep onun yanında olmuş, destek çıkmıştı. Oğlunu büyütmüş, gülümsemeyi yeniden öğrenmişti… ihaneti unutmaya çalışmıştı.
Ama bazen yine de bastırıyordu. Bugün olduğu gibi, Arda’nın Elif’i kucakladığını görünce. Onların ilişkisi—bilinçli, saygılı. Aptalca “sonsuza kadar” vaatleri olmadan.
Telefonu yine titredi. Bir arkadaşlık isteği. Volkan… Acaba o okuldaki Volkan mı?
Okul bahçesi. O, sınıfın en güzeli. Volkan, kapıda küçük bir papatya demetiyle. Sonra Serkan geldi. Volkan ise geçmişte kaldı.
“Ayşe, inanmayacaksın… Okuldaki Volkan yazmış!”
“O senin için son zil çalana kadar aşık olan mı?” diye güldü arkadaşı. “Serkan onu kıskanırdı, hatırlıyor musun?”
“Sadece ekleme göndermiş.”
“Kabul et o zaman! Şimdi büyük bir şirkette çalışıyordu, boşanmış diyorlar…”
Sonraki haftalar bir masal gibiydi. Mesajlar. Flört. Sabahlara kadar yazışmalar. Volkan dikkatli, rahat, espriliydi… Ama artık tecrübeli bir adamın olgunluğu vardı.
“Arda,” dedi bir akşam, “seni biriyle tanıştırmak istiyorum…”
“Volkan’la mı?” Arda gülümsedi. “Anne, her şeyi görüyorum. Işık saçıyorsun. Senin adına sevindim.”
Gözleri doldu. Ama sonra Volkan’ın mesajları seyreldi. KısalBirdenbire anladı ki, hayatın yeniden başlaması için hiçbir zaman geç değildi.




