**Günlük**
Bugün her şey çarçabuk oldu. “Anne, ben Elif’le sinemaya gidiyorum! Telefonuna bakarsın, tamam mı?” diye seslendi Serhat ve yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra banyoya koştu. Şarkı mırıldanışını duyabiliyordum, suyun şırıltısına karışan. Mutluydu… Özgürdü. Benim hiç olamadığım gibi. “Anne, çıkıyorum!” diye bir daha seslendi, favori mavi gömleğinin içinde yüzü ışıl ışıl. “İyi eğlenceler canım!” diye el salladım arkasından ve kanepeye çöktüm. Telefon sessizce titredi—yeni bir mesaj. Dalgınlıkla açtım… ve donup kaldım.
Akşamın sessizliğinde hafif bir hıçkırık duyuldu. Kollarımı dizlerime dolamış, yastığı ıslatan gözyaşlarımla sessizce ağlıyordum.
“Anne, ne oldu?” Serhat erkenden dönmüştü, endişeli bakışlarıyla yüzüme baktı. Aceleyle gözlerimi sildim, zoraki bir gülümseme takındım:
“Bir şey yok, güneşim. Biraz yoruldum sadece.”
Yanıma oturdu, gözlerimin içine baktı. Artık bir yetişkindi. Uzun boylu, vakur, tıpkı çocukken olduğu gibi büyüleyici bir gülümsemesi vardı. Ama şimdi o gülümseme, benden çok Elif’e aitmiş gibiydi…
Anılar aniden bastırdı. On sekiz yaş. Ahmet. Evlilik. Baş döndürücü bir aşk. Her şeyi yeneceğine dair saf bir inanç. Ama… yenemedi.
“Anne! Mavi gömleğim nerede?” Serhat’ın sesi düşüncelerimden çekip aldı beni.
“Gardıropta, solda!” diye bağırdım, kendi kendime gülümseyerek.
Aynaya yaklaştım. Kırk iki yaş. Gözlerimin derinliklerinde kimsenin fark etmediği bir hüzün. Sanki hayat geçmişte takılıp kalmıştı…
O günü hâlâ net hatırlıyordum. Salı. Mahalledeki bakkal. Ekmek, süt. Ve… Ahmet. Kolunda bir poşet… bebek maması. Bezler. Yüzündeki gülümseme. Gözleri ise her şeyi anlatıyordu.
“Bu… sandığın gibi değil,” diye mırıldandı.
“Ne sandığımı söyleyeyim mi?! O… adını bile anmak istemediğim Nilgün’le bir şeyler mi yaşıyorsun?! Çocuğunuz bile mi var?!”
Sonrası bir sis. Çığlıklar. Boşanma. Yalnızlık. Ama bir yandan da özgürlük.
Tek başına yaşamayı öğrendim. Ahmet’siz. Kavgasız. Kayınvalidem hep yanımdaydı, destek oldu. Oğlumu büyüttüm, gülümsemeyi yeniden öğrendim… ihaneti unutmaya çalıştım.
Bazen yine de bir dalga gelip çarpıyordu. Tıpkı bugün Serhat’ın Elif’e sarılışını gördüğümde olduğu gibi. Bilinçli bir şekilde, saygıyla ilişki kuruyorlardı. “Sonsuza kadar” gibi aptalca sözler olmadan.
Telefon yeniden titredi. Arkadaşlık isteği. Mehmet… Acaba okuldaki o Mehmet miydi?!
Okul bahçesi. Ben sınıfın güzeli. O, bahçe kapısında küçük bir papatya demetiyle bekliyordu. Sonra Ahmet çıkageldi. Mehmet ise geçmişte kaldı.
“Ayşe, inanmayacaksın… Okuldaki Mehmet yazmış!”
“Son güne kadar sana âşık olan o çocuk mu?” diye güldü arkadaşım. “Ahmet de o zamanlar onu kıskanırdı, hatırlasana!”
“Sadece arkadaş eklemiş beni.”
“Kabul et o zaman! Şimdi büyük bir şirkette çalışıyormuş, boşanmış galiba…”
Sonraki haftalar masal gibiydi. Mesajlar. Flört. Sabahlara kadar gülüşmeler. Mehmet dikkatli, neşeli, espriliydi… Ama artık hayatın yükünü taşımış bir erkeğin olgunluğuna sahipti.
“Serhat,” dedim bir akşam, “seni biriyle tanıştırmak istiyorum…”
“Mehmet’le mi?” Serhat gülümsedi. “Anne, her şeyi görüyorum. Yüzün ışıl ışıl. Senin adına sevindim.”
Gözlerim doldu. Ama sonra Mehmet daha seyrek yazmaya başladı. Kısa mesajlar. Ve bir gün…
“Sevgili Meryem, kusura bakma. Başka biri var hayatımda. Sen Ahmet’i seçmiştin, çok acıtmıştı. Şimdi nasıl bir şey olduğunu anlıyorsun.”
Ekrana bakakaldım. Donup kaldım. Yetişkin bir adam… yirmi yıl sonra intikam mı alıyordu?
“Yeter artık ağlaman!” diye girdi Ayşe. “Şimdi bu Don Juan’a bir mesaj yazacağız.”
Birlikte hem öfkeli hem de komik bir mesaj hazırladık:
“Sevgili Mehmet! Çok teşekkür ederim! Son ne zaman bu kadar güldüğümü, flört ettiğimi, kadın gibi hissettiğimi hatırlamıyorum. Bana gençliğimi geri verdin, yirmi yıl gençleştim sanki. Umarım seçtiğin kadın bu yeteneğinin kıymetini bilir. Kendine iyi bak (platonik öpücükler). Meryem.”
Cevap anında geldi—hakaretler ve sitemler. Ama ben şimdiden kahkahalarla gülüyordum. Yürekten, ilk kez.
Bir hafta sonra markette sarışın bir kadın önümü kesti:
“Siz misiniz?! Mehmet’in aşkını mahveden kadın?!”
Gözlerimi kırptım. Sonra kendime bile şaşırarak gülümsedim:
“Yanlış adrestesiniz. Asıl aşk katili Nilgün’dür. Orman Sokak, No: 15. Hem kocamı aldı, hem de Mehmet’e göz koydu. Profesyonel herif!”
Kadın donup kaldı, ben ise kendimi tutamayıp kıkırdadım ve eve doğru yürüdüm. Nilgün’ün yüzünü hayal ederek…
Akşam güneşi yüzümü okşuyordu. Ve bir anda fark ettim—mutluydum. Sadece öylece. Erkekler olmadan. Dramasız. Kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı hissetmeden.
Serhat’tan bir mesaj geldi:
“Anne, Elif’le bir sü”Eve geldiğimde mutfakta bir kahve demledim ve hayatın bana öğrettiği en önemli şeyi bir kez daha fark ettim: Kendi değerini bilmek, başkalarının seni mutlu etmesini beklemekten çok daha önemli.”




