Yasemin bulaşıkları yıkarken kapı çaldı. Kapının önünde, gök gürültüsü gibi beklenmedik bir şekilde, kaynanası duruyordu.
“Merhaba, Yasemin’im,” diyerek yapmacık bir şefkatle gülümsedi Nermin Hanım. “Ziyaretinize geldim. Misafirliğe uğradım işte!”
Yasemin onu mutfağa davet etti, çaydanlığı ocağa koydu ve kocasına seslendi:
“Can, annen geldi!”
Birkaç dakika sonra tüm aile masadaydı. Kaynana çayındaki şekeri nazikçe karıştırıyor, gelinine özel bir bakış atıyordu. Yasemin bu bakışı iyi tanıyordu—üzerine kurulacak oyunun habercisiydi.
“Biliyor musun, Can’ım,” diye söze başladı Nermin Hanım, “Kerem, Selin’e evlenmeden önce taşınmayı teklif etmiş. Düşünebiliyor musun?”
“Vay canına,” diye alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi Can. “Bizim Selin ona rahat nefes aldırmaz!”
“Yanılıyorsun!” diyerek gururla itiraz etti kaynana. “Selin başka. O mütevazı, akıllı bir kız, bazıları gibi değil…”
Yasemin bu bakışı yakaladı. Taş, her zamanki gibi ona doğru fırlatılmıştı. Yine de duymazdan geldi.
“Peki Kerem’in ne yaptığını biliyor musun?” diye zaferle parmağını kaldırdı Nermin Hanım. “Ona bir daire hediye edecek! Düşünebiliyor musun? Düğüne kadar! İşte gerçek bir erkek!”
Can’ın yüzü buruştu.
“Görelim bakalım ne hediye edecek. Belgeleri görmeden inanmam.”
“İşte doğru seçim budur!” diye ısrar etti Nermin. “Senin karın da ev sahibi, ama sen hâlâ tapuda yoksun. Hak etmez misin?”
Yasemin odadan çıktı. Kalbi sıkıştı. Yine aynı şarkı—”yarısını devret”, “adalet nerede”, “aile ortak malı”. Bir yıldır evliydiler ve Nermin Hanım durmadan damadına bir parça mülk koparmaya çalışıyordu.
Can da baskı yapmaya başladı: “Dalga geçiyorlar, evi olmayan adam!” dedi. Arabayı o almıştı, evi o döşemişti, mobilyaları o seçmişti—ama her şey hâlâ Yasemin’indi.
“Kimse seni aldatmadı, Can,” dedi Yasemin. “Sen benimle evlendin, evimle değil. Yoksa öyle mi?”
Susuyordu. Ta ki annesi tekrar gelene kadar.
Can’ın güçlü karakterli halası ziyarete geldiğinde, oğlan masal anlatmaya başladı:
“Evet, evi aldık. Çoğunu ben ödedim,” diye kendinden emin bir şekilde söyledi.
Yasemin neredeyse çayıyla boğuluyordu. Yalanlar sel gibi akıyordu. Sustu. Onun için değil, kendisi için.
Sonra arkadaşı Murat geldi. Can yine havalara girdi:
“Gir içeri, burası bizim evimiz sayılır! Yasemin’le benim evimiz işte!”
“Helal olsun!” diye hayranlıkla karşılık verdi Murat. “Evlenmişsin, ev almışsın. Bir de araban harika!”
Yasemin bakakaldı. Tanıştığı o iyi kalpli, sade delikanlı neredeydi?
Eşyalarını toplayıp ailesinin yanına gitti.
“Anne, daha fazla dayanamıyorum. Kendimi eş gibi değil, bir yatırımcı gibi hissediyorum. Benimle sadece evim için evlendi…”
“Düşün kızım. Ama o evi asla verme, duydun mu? Bir karışını bile değil!”
Yasemin geri döndü. Kısa süre sonra kaynanası yine çıkageldi. Habersiz, perişan, gözleri yaşlı.
“Can, felaket! Kerem Selin’i terk etti. Artık düğün yok. Üstelik Selin kredi çekmiş: araba, kıyafetler, telefon…”
“Bizimle ne alakası var?” diye şaşırdı Can.
“Yardım etmeliyiz. Yasemin evin yarısını sana devretsin. Rehin koy, borcu ödeyelim. Sonra geri alırız!”
Yasemin donakaldı. Ama hemen kendine geldi.
“Olmaz! Bu ev annemle babamın hediyesi. Bir kırmızı pul kadar bile hakkınız yok!”
“Taş kalpli!” diye bağırdı Nermin Hanım.
Yasemin odasına çekildi ama kapı aralığından duydu: Anneyle oğul fısıldaşıyordu.
“Elimden geleni yaptım oğlum. Ama o diretiyor…”
“Başka bir yol bulacağım,” diye karamsarca mırıldandı Can
Yasemin kapıyı açtı:
“Bulun! Başka bir yol bulun! Ama bilin ki bu evden size bir santim bile yok. Kendiniz kazanmak istiyorsanız, herkes gibi çalışın!”
Ertesi gün Can annesinin yanına taşındı.
Yasemin boşanma davası açtı. Geç anlamıştı ama geç anlamak, hiç anlamamaktan iyidir. Çünkü başkalarının açgözlülüğü sonsuzdur, ama insanın onuru tektir.




