Mutluluğa Geç mi Kaldık? Hayır, Tam Zamanında…

Mutluluğun için çok mu geç? Hayır. Tam zamanında…

Vildan, Polatlı’nın küçük bir köyüne taşındığında, buranın hayatına yeni bir sayfa açacağını hiç düşünmemişti. Ev, uzaktan bir akrabasından kalmıştı – eski, hafif eğilmiş bir sundurması vardı. Ama Vildan ilk günden kararını vermişti: burayı düzeltecek, her şeye yeniden başlayacaktı. Sıcak bir ev hayal ediyordu; kahkahaların yankılandığı, mercimek çorbası kokan, huzur dolu bir yer.

Bir gün, ek yapıyı tamamlarken, otobüs durağından yürüyen bir kadın gördü. Uzun boylu, zarif, şehirli bir duruşu vardı. “İşte bir kadın…” diye geçirdi içinden. Bu, komşusu Elif’ti.

Sonra tesadüfen köyün bakkalında karşılaştılar.
“Sen Vildan mısın? Ben Elif,” dedi, elini uzatarak.
Tanışmaları böyle başladı. Elif, Vildan’ı çabucak büyüledi – akıllı, nazik, sakin. Önce komşu gibi konuştular, sonra görüşmeleri sıklaştı, ta ki bir gün Vildan kendine itiraf edene kadar: aşık olmuştu.

Elif, Vildan’dan üç yaş büyüktü. O sırada elli sekiz yaşındaydı. Kolay bir hayat yaşamamıştı – çalışmış, oğlunu tek başına büyütmüştü çünkü çocuğun babasıyla bir şey olmamıştı. Oğlu büyümüş, okumak için başka bir şehre gitmiş, evlenmiş, şimdi ailesiyle başka bir ilde yaşıyordu. Torunu beş yaşındaydı ama çok seyrek geliyorlardı…

Elif sık sık pencerenin yanında oturup çocukluğunu hatırlardı. Kalabalık bir aileleri vardı – altı çocuk, anne baba ve büyükanne. Ev küçücüktü, para neredeyse yoktu. Oyuncakları da yoktu. Büyükanne yemek yapar, çamaşır yıkar, küçüklerle ilgilenirdi, anne babası tarlalarda çalışırken.

Babası marangozdu, para getirirdi ama eve sarhoş da gelirdi. Annesi onunla kavga ederdi, ama çocuklara kötü davranmazdı. Vildan üçüncü sınıftayken, babası aniden öldü. Ardından büyükanne de gitti. Anne altı çocukla tek başına kaldı.

O günden sonra Vildan’ın çocukluğu bitmişti. Küçüklerin bakıcısı oldu, yemek yaptı, temizlik yaptı, arkadaşlarını ve oyunları unuttu. Okulda bir gün samanlıktan düşüp kolunu incittiğinde, doktorlar tamamen iyileştirememişti. O günden sonra sol kolu iyi çalışmadı. Ev işleri zorlaşmıştı, ama hiç şikayet etmedi.

Sekizinci sınıftan sonra gittiği yatılı okulda sanki yeniden doğmuştu. Orada ilk kez takdir görmüş, arkadaşlar bulmuş, kendini değerli hissetmişti. Özellikle dikiş dikmeyi seviyordu – tek koluyla çalışıyordu, ama her şey düzgün ve güzel oluyordu. Öğretmenleri gözlerine inanamıyor, sınıf arkadaşları hayran kalıyordu. Yılda iki kez eve kendi diktiği hediyelerle giderdi.

İkinci sınıftayken Vildan, Emre’ye aşık oldu. İlgili, neşeli biriydi. Vildan artık onunla evleneceğini düşünüyordu… Ama annesine anlattığında, soğuk bir cevap aldı:
“Senin ne geleceğin var ki? Kolun sakat. Yapayalnız kalırsın.”

Annesinin sözleri canını çok yakmıştı. Zamanla Emre uzaklaştı. Mezun olduktan sonra bir işe girdi, ama firma kısa sürede kapandı. Köye dönmek zorunda kaldı. İşte gerçek hayatı o zaman başladı.

Komşusu Mehmet, dul bir adamdı, başka bir köyden gelmişti. Uzun boylu, güçlü, sıcak gözleri vardı. Vildan’a ısrarla ama nazikçe ilgi gösterdi. Hiçbir zaman onun kolundan bahsetmedi, hiç acıyarak bakmadı.

Bir yıl sonra ona evlenme teklif etti. Vildan mutluluktan ağladı – böyle bir şeyin mümkün olduğuna inanamıyordu. Birinin onu şartsız sevebileceğine…

O günden beri çok zaman geçti. Huzurlu bir ev kurdular, bir oğul yetiştirdiler, her şeyin üstesinden geldiler. Vildan şimdi akşamları mercimek çorbası pişiriyor ve Mehmet’in tarladan dönmesini bekliyor.

O akşam bahçe kapısından yorgun ama gülümseyerek girdi:
“Tamam, ekim bitti. Artık kendimiz için yaşayabiliriz.”

Vildan ocaktaki havluyu düzeltti ve sessizce cevap verdi:
“Ben hep senin için yaşadım zaten…”

Rate article
Lifequest
Mutluluğa Geç mi Kaldık? Hayır, Tam Zamanında…