O GELDİ… ÇÜNKÜ SEVDİ
Mehmet, komşu ilçeden Uzundere köyüne taşınmıştı. İlk zamanlar uzak bir akrabasından kalan eski bir evde kaldı—geçici olarak, kendi evini yapana kadar. Bir akşam, verandasının son tahtalarını çakarken onu fark etti: zarif, bakımlı, şehirli görünümlü bir kadın, otobüs durağından yürüyordu. Leyla. Komşusunun adı buydu.
“Ne güzelsin… Duruşuna bak,” diye geçirdi içinden. “Gerçek bir kadın.”
Birkaç gün sonra köy bakkalında karşılaştılar. Lafı dolandırmadı:
“Sen Leyla’sın, komşulara sordum. Benim adım Mehmet. Tanışalım mı?”
Utandı ama içi ısındı—böyle bir adam onu fark etmişti! Mehmet pes etmedi ve görüşmeye başladılar. Bir yıl sonra ona bir yüzük uzattı…
…Yıllar geçti. Şimdi Leyla elli sekiz, Mehmet ise üç yaş küçük. Sıcacık bir evde, yeni verandalarıyla birlikte yaşıyorlar. Oğulları büyümüş, uzak bir şehre taşınmış, ailesiyle orada yaşıyor. Beş yaşındaki Elif, biricik torunları, onları sevindiriyor.
O gün Leyla, Mehmet’i işten bekliyordu. Tarlalardaydı—bahar ekimleri bitmek üzereydi. Çorba pişirdi, sofrayı hazırladı ve pencereden dışarı bakarken dalıp gitti:
“Mehmet bugün bitecek demişti, niye gecikti acaba?”
Pencerenin önünde otururken anılarına daldı. Çocukluğu zor geçmişti. Kalabalık bir ailede doğmuştu—altı çocuk, o en büyüktü. Küçük bir evde anne babası, dedesi ve gürültücü çocuklarla yaşıyorlardı. Anne baba sabah akşam çalışır, Leyla ise dedeyle birlikte ev işlerini yapardı.
Bunu torununa anlattığında, Elif anlamamıştı:
“Oyuncakların yoksa neyle oynardın büyükanne?”
“Ne bulursam, Elif’im… taşlarla, çubuklarla, bez parçalarıyla…”
Daha fazlasını anlatmadı—henüz erkenti.
Leyla’nın babası marangozdu—altın gibi elleri vardı, herkes onu çağırırdı. İyi para kazanıyordu ama akşam sofrada mutlaka bir şişe dururdu. Sarhoşken neşeli olur, annesi söylenirdi ama çocuklara asla kötü davranmazdı, tam tersine şefkatliydi.
Evlerinde hiç süslenmiş ağaç olmadı. İlk gördüğü süslü Noel ağacı okuldaydı. Orada her şey sihirli ve neşeliydi.
Babası öldüğünde Leyla dokuz yaşındaydı. İki ay sonra dedesi de vefat etti. Annesi altı çocukla kaldı. Komşular cenazelerde yardım etti ama yaşamak zorlaşmıştı.
“Anne, şimdi ne yapacağız?” diye fısıldadı Leyla.
“Bilmiyorum kızım… Ama yaşayacağız. Başka çaremiz yok.”
Çocukluğu bitmişti. Leyla, küçük kardeşlerine annelik yaptı, yemek yaptı, temizledi, onları besledi. Arkadaşlarla oynamak, oyuncaklar… bunlar artık unutulmuştu. Yazın biraz rahatlardı—bahçe işleri yorucuydu ama alışıktı.
On yaşındayken samanlıktan düştü—saman çekerken ayağı kaydı. Kolu ciddi şekilde zarar gördü. Doktorlar hareket kabiliyetini kurtarmaya çalıştılar ama parmakları bir daha eskisi gibi olmadı. Bundan sonra birçok şeyi yapmak zorlaşmıştı. Dersleri de ağırdı ama çabalıyordu.
Sekizinci sınıftan sonra onu meslek lisesine gönderdiler. İşte orada nihayet mutlu hissetti. Arkadaşlar, saygı, özellikle dikişteki başarısı için övgüler…
“Leyla, aferin! Bakın nasıl düzgün dikiyor!”
Hatta sınıfın en iyileri arasında yurtdışına bile gitti. Tatillerde eve hediyelerle dönerdi—kardeşlerine kendi diktiği kıyafetleri getirirdi. Kendine nadiren bir şey alırdı, hep başkalarını düşünürdü.
İkinci sınıfta Murat’a âşık oldu. İyi kalpli, neşeli, ilgili bir adamdı. Görüşüyorlardı, evlilik hayalleri kuruyordu. Ama annesi sert çıktı:
“Ne evlenmesi? Senin o elinle kimse seni istemez… Yalnızlık senin kaderin.”
Bu sözler kalbine saplandı. Murat’la ilişkisi yavaş yavaş bitti. Okuldan sonra bir iş buldu ama birkaç yıl sonra işten çıkarıldı. Köye dönmek zorunda kaldı.
Ve sonra o çıktı karşısına—Mehmet. Uzun boylu, yakışıklı, çalışkan. Ev yapmış, köye yerleşmişti. Ve Leyla’yı fark etti…
Her şey yeniden başladı—ama bu kez gerçekten. Yaş farkı umurunda değildi. Onun yüreğindeki yarayı da, elindeki sakatlığı da görmezden gelmedi. Sadece sevdi.
Oğulları iyi, akıllı bir adam oldu. Şimdi de torunu Elif onları sevindiriyor.
İşte o akşam, çorba soğumak üzereyken, Leyla onu pencereden gördü. Mehmet yorgun ama gülümseyerek geliyordu.
“İşte canım, bitti! Ekinler tamam! Biraz dinleneyim şimdi,” dedi içeri girerken.
Onun yakasını düzeltti, sarıldı. O ise, tıpkı yıllar önceki gibi ona bakıyordu. Sevgiyle…
Hayat bazen acımasız olsa da, gerçek sevgi her yarayı sarar. Önemli olan, umudu asla kaybetmemektir.




