Yılların Ardından: Yeni Bir Hayat Başlangıcı

Küçük bir Anadolu kasabasında, Toros Dağları’nın eteklerine saklanmış, yemyeşil bir köşede yaşayan Emine, hayatının büyük bir kısmını yerel matbaada geçirmişti. Her köşesini bildiği bu işi yüreğiyle seviyordu, ancak elli yaşına gelince yorgunluk, omuzlarına ağır bir taş gibi çökmüştü.

Kocası Mehmet’le birlikte iki kız yetiştirmişlerdi. İkisi de evlenip büyük şehirlere taşınmış, Emine’yi neşeli kahkahalarının özlemi ve torunlarla nadir görüşmelerin hasretiyle baş başa bırakmışlardı. Hemen her akşam onları arar, haberlerini avuçlarına doldurmaya çalışırdı, ama son yıllarda kendi anlattıkları gitgide kasvetleniyordu. Yorgunluk kalbini sıkıştırıyor, mutluluk ise parmaklarından kum gibi kayıp gidiyordu.

Mehmet, Emine’den on yaş büyük olduğu için erken emekli olmuştu. Bu onun ikinci evliliğiydi ve başlangıçta hayatları düzgün ilerliyordu. Fakat son yıllarda Mehmet’in içkiye düşkünlüğü artmış, bu da Emine’yi çileden çıkarıyordu. Öyle zamanlarda Mehmet adeta bir yabancıya dönüşürdü—ne konuşulabilir ne de ona acı duymadan bakılabilirdi. Mehmet ise öfkeyle sağlıklı yaşam çağrılarını savurur, Emine’nin sözlerini duymazdan gelirdi.

Emine’nin tek avuntusu, komşuları olan Perihan ve Neriman’dı. İkisi de kendisinden birkaç yaş büyük ve beş yıldır emekliliğin tadını çıkarıyordu. Perihan dul kalmış, Neriman ise çoktan boşanmıştı, çocukları da uzak şehirlerde kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Ama bu kadınlar, yaşlarına rağmen seyahat tutkusuyla yanıp tutuşuyordu.

“Nasıl bu kadar gezebiliyorsunuz?” diye hayretle sorardı Emine, onların ışıldayan yüzlerine bakarak.

“Tutumluyuz Emineciğim,” diye yanıtlardı Perihan. “Hep böyle yaşadık. Ucuz otobüslerle seyahat ederiz, lüks peşinde değiliz. Uygun fiyatlı pansiyonlarda kalır, baharda ya da sonbaharda seyahat ederiz—böylece fiyatlar daha uygundur. İkimiz birlikteysek daha hesaplı oluyor. Kendi yemeğimizi yaparız: salata yapar, balık kızartırız, karnımız doyar.”

“Aynen öyle,” diye onaylardı Neriman. “Çocuklar ve dostlarımız da bize doğum günlerinde ne hediye alacaklarını biliyorlar. Pasta veya çiçek değil, seyahatlerimiz için para! Her şeyi hesaplarız: rotalar, geziler, masraflar…”

“Ne güzel!” diye iç çekerdi Emine, ama sesindeki hüzün belli olurdu. “Ben ise evden dışarı adım atamıyorum. Mehmet, bir fırtına bulutu gibi kanepede oturup benim işten gelmemi bekliyor. Ona yemek yapmam, onu dinlemem gerekiyor, oysa ben vardiyadan sonra bitap düşmüş haldeyim.”

“İzin al, onu ikna et,” diye önerirdi arkadaşları. “Bizimle Kaçkar Dağları’na gel! Temiz hava, muhteşem manzaralar. Belki onu da yanında getirirsin?”

“Ne diyorsunuz siz?” diye elini sallardı Emine. “Mehmet asla gelmez. Dostları da yok, hareket etme arzusu da. Emekli olduğundan beri kanepeden kalkmıyor. Yiyor, uyuyor, televizyon izliyor.”

“Bir sor bakalım,” diye ısrar ederlerdi. “Onun adına karar verme.”

Ama Emine’nin bu konuyu açmasına gerek kalmadı. Annesinin kalp krizi geçirmesiyle dünyası başına yıkıldı. Tüm düşüncesi annesiydi. Ebeveynleri aynı kasabada yaşıyordu, seksen yaşındaki babası da annesinin yanındaydı. Ama Emine her gün hastaneye koşar, annesinin durumundaki en ufak iyileşmeye sevinirdi.

Mehmet ise destek olmak yerine öfkeleniyordu. Karısının geç saatlerde eve gelmesi onu rahatsız ediyordu, Emine annesinin taburcu olduktan sonra onun yanında kalacağını söyleyince de patladı:

“Babası var, o baksın! Sen niye gidiyorsun? Kendini düşün biraz!”

“Ben hastalansam sen kalkıp kanepeden bakabilecek misin bana?” diye dayanamadı Emine. “Benimle ilgilenebilecek misin?”

Mehmet suskun kaldı, bu sessizlik kelimelerden daha beter kesiyordu.

Bir ay boyunca Emine anne-babasının yanında kaldı, sadece hafta sonları eve uğruyordu. Kontrol edeceğini bildiği için Mehmet içmemeye çalışıyordu. Emine ise eve her döndüğünde evi toplar, birkaç günlük yemek hazırlardı.

“Ye, ısıt, kuru kuru oturma,” diye rica ederdi, ama Mehmet sadece elini sallar, karısının kendisini “atıp” anne-babasına gittiği için öfkelenirdi.

Annesinin sağlığı düzelmiş, yürümeye ve doktora gitmeye başlamıştı. Emine evine döndü, ama sevinci uzun sürmedi. Üç ay sonra annesi ikinci bir kalp kriziyle vefat etti.

“İşte annen hayatını kolaylaştırdı,” diye soğuk bir tavırla söylendi Mehmet. “Şimdi rahat rahat yaşarız.”

Bu sözler, Emine’nin kalbine bıçak gibi saplandı. Kanepeye çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağladı.

“Rahat mı?” diye titreyen bir sesle konuştu. “Ben ömrümü aileme adadım! Kızları büyüttüm, iki işte çalıştım, geceleri dikiş dikip onları okuttum. Şimdi emekliliği bekliyorum, biraz kendim için yaşayayım diye, arkadaşlarım gibi gezip göreyim diye!”

“Hep kendini düşünüyorsun!” diye parladı Mehmet. “Ben de çalıştım, ben de yoruldum. Emeklilikte kaplıcalara gider, tedavi oluruz diye düşünmüştüm. Damarlarım, tansiyonum, baş ağrıEmine, Mehmet’in bu sözlerine iç geçirerek pencereden dışarı baktı, bir an için kaçıp gitmeyi, yeniden başlamayı hayal etti ama sonra derin bir nefes alıp, “Belki de her şey yoluna girer,” diye umutla mırıldandı.

Rate article
Lifequest
Yılların Ardından: Yeni Bir Hayat Başlangıcı