3 Mart 2023, Perşembe
“Ortaklarımıza git ve bu işi bir an önce halledip bitir,” dedi müdür sinirli bir sesle, bana bakarak. “Başkanlarıyla görüştüm, seni bekliyorlar. Yarın sabah yola çık, evrakları da yanına al. Sana güveniyorum,” diye ekledi, masaya parmaklarını tıklatarak.
“Hiç sorun değil, hallederim,” diye başımı salladım. “Arabayla gideceğim.”
Benim pozisyonumda sık seyahat etmek normaldi. Bu işi seviyordum; yeni şehirler, yeni yüzler, farklı sohbetler… Her şey öngörülebilirdi: yolculuk (ya araba ya uçak), iş görüşmeleri, sorunları çözmek, otele yerleşmek, bir restoranda akşam yemeği. Sonra, geri dönüş.
Eşim, Elif, bu seyahatlere alışkındı. Haftada bir ya da biraz daha seyrek, büyük küçük fark etmez, bir şehre giderdim.
“Elif, yarın sabah seyahate çıkıyorum,” dedim eve döndüğümde, İstanbul’daki sıcak yuvamıza.
“Uzun sürecek mi? Yoksa her zamanki gibi mi?” diye sordu her zamanki gibi hafif bir endişeyle.
“Her zamanki gibi, kısa sürecek,” diye gülümsedim, onu kucaklayıp şakağından öperek.
Yol çantam hep hazırdı. Elif, özenli ve dikkatli bir kadın olarak içindekileri kontrol ederdi. Ben de ona tamamen güvenir, sadece evrakları ve anahtarları son dakikada eklerdim.
Elif’le on iki yıldır evliydik ve oğlumuz Emre’yi büyütüyorduk. Okula giden ve yüzmeye yeni başlayan bir çocuktu. Bu benim ikinci evliliğimdi ama ilk kez gerçekten mutluydum. Emre’yi ise delicesine seviyordum; akıllı, iyi kalpli, düzenli bir çocuktu ve hem derslerinde hem de sporda başarılı olması gurur veriyordu.
Arkadaş çevremizde, balık tutarken ya da mangal yaparken, hep Elif’ten söz ederdim:
“Öyle bir kadın buldum ki, yanında huzur buluyorum. Ona kendime güvendiğim kadar güveniyorum, o da bana aynı şekilde.”
“Kıskandım,” derdi bazıları. Çünkü herkes böyle bir ilişki yaşayamıyordu. Kimi, benim gibi ikinci evliliğindeydi, en yakın arkadaşım Cem ise dördüncü evliliğini yapmıştı.
Sabah erkenden uyandım, odamıza mis gibi kokan poğaça kokusu dolmuştu.
“Bu kadın hiç durmuyor,” diye için geçirdim sevgiyle. “Şimdiden mutfakta koşturuyor. Ne kadar şanslı bir adamım, Allah nazardan saklasın.”
“Günaydın, evimin sultanı,” dedim duştan çıkıp mutfağa girdiğimde.
“Seni neyle şımartacağımı biliyorum,” diyerek göz kırptı, önüme poğaça dolu bir tabak koyarken. “Özle ki, bir an önce dönesin.”
“Kurnaz seni,” diye güldüm. “Bu arada, Emre’nin bugün önemli bir yarışması vardı, değil mi?”
“Evet, Ankara’dan gelen takımla yarışacaklar,” diye başını salladı. “Kazanmak için her şeyi yapacaklarını söyledi.”
“Akşam arayıp sonucu sorarım,” diye söz verdim, oğlumuz henüz uyurken.
Çantamı toplayıp evrakları aldıktan sonra eşime veda edip neşeli bir ruh haliyle yola koyuldum. Önümde İzmir’e dört saatlik bir yolculuk vardı. Şehir karmaşasından uzakta, derin bir nefes aldım. Mart ayı yeni başlamıştı ama sararmış yapraklar rüzgârla dans ediyor, arabanın camlarına yapışıyordu.
Ortakların ofisine varınca işi çabucak hallettim. Geriye sadece bir şeyler yiyip evin yolunu tutmak kalmıştı. Gece yollarını severdim; daha sakindi, daha rahattı. İzmir’in kenar mahallelerinden birinde, kalabalıktan uzak, sessiz bir restoran seçtim.
Arabayı park edip gökyüzüne baktım. Kara bir bulut yaklaşıyordu ve uzaktan bir gök gürültüsü duyuldu.
“Mart’ta fırtına mı?” diye şaşırdım. “Nadir görülür.”
Restoranda pencere kenarına oturdum. Garson siparişimi alırken dışarıda şimşekler çakmaya başladı. Tam o sırada kapı aniden açıldı ve gök gürültüsünün sesiyle birlikte içeri bir kadın girdi. Donup kaldım. Binlerce kişinin arasından bile onu tanırdım. Leyla’ydı bu. İlk eşim—bir zamanlar tapındığım, sonra nefret ettiğim kadın. Hâlâ aynı büyüleyici güzelliğe sahipti.
Bizim evliliğimiz bir kaostu. Leyla’yla geçen beş yıl bir ömür gibi gelmişti. Tutkulu bir aşk, acıya dönüşmüştü: kavgalar, aldatmalar, kıskançlıklar… Ayrıldım, geri döndüm, ta ki tek bir kararla her şeyi bitirene kadar. Boşandıktan sonra Elif’le tanıştım ve onunla huzuru buldum. Leyla’yı o günden beri görmemiştim.
“Ne işi var İzmir’de?” diye düşündüm, kalbim sıkışırken.
Leyla salona göz gezdirdi. Garson yakındaki bir masayı gösterdi. Oturdu, pardösüsünü çıkardı, kestane saçları omuzlarına döküldü. O mağrur duruş, o tanıdık gülümseme. Ne yapacağımı şaşırdım: yağmurda kaçmalı mıydım yoksa kalmalı mıydım?
Leyla beni fark etti. Bir an donakaldı, sonra gülümseyerek:
“Mehmet? Gözlerime inanamıyorum! Bu bir tesadüf olamaz, değil mi?”
Zoraki bir gülümsemeyle, kayıtsız görünmeye çalıştım.
“Merhaba. Evet, benim.”
“Yanına geçiyorum!” dedi ve izin beklemeden karşıma oturdu.
Yağmur camlara vuruyor, gök gürültüsü uzaklaşıyordu. Garson siparişini aldı ve beklemesi gerektiğini söyledi. Leyla ellerini peçetO gün anladım ki, geçmiş geçmişte kaldığında en güzel yarınlar başlıyor.




