Bugün Değil

Ece ona tesadüfen rastladı — İzmir’in garının alt geçidinde, havası rutubet, ucuz kahve kokusu, sokak ezgileri ve acele adımlarla doluydu. Çürük boyalı duvara yaslanmış, elinde gitarıyla duruyor ve şarkı söylüyordu. Yüksek sesle değil, kalabalık için değil — öyle bir şekilde ki sesi yüreğe işliyordu. Sanki artık duyulmaktan ya da unutulmaktan korkmayan bir adam gibiydi. Kendi için söylüyordu ama sesi, bir iplik misali, kalabalığın gürültüsüne tutunup Ece’yi buldu ve hafızasına kazındı. Onu çabucak tanıdı.

Geçmişin sesi.

Bir zamanlar kalbini hızla çarptıran, gecelerini sonsuz kılan, yalnız başına yaktığı mumlar gibi umutlarını tutuşturan ses. Yıllarca susturmaya çalıştığı ama yine de içinde yaşayan, çok net, çok acı duyulan bir köşede saklı kalmış bir sesti bu.

Can.

Üzerinde eskiden giydiği ceket vardı — siyah, zamanın yıprattığı, tıpkı yolculuklarının sadık yoldaşı gibi. Saçları uzamış, sakalları sertleşmişti. Gözlerindeyse aynı tarifsiz ışık, sonsuz bir yolda, anlatılmaz bir şeye doğru yarı yolda gider gibiydi. Ece donup kaldı. Cüzdanını çıkardı, avuçlayabildiği bozuklukları alıp gitar kutusuna attı, paralar geçmişlerinin yankısı gibi tınladı.

Hemen bakmadı ona. Baktığında da şaşırmadı. Sadece başını eğdi, sanki dün görüşmüşler gibi, sanki zaman hayatlarını paramparça etmemiş gibi.

“Merhaba,” dedi sessizce. “Sen hiç değişmemişsin.”

Ece acı bir gülümsemeyle:

“Sen ise bambaşka olmuşsun.”

“Hayat,” omuz silkti, bu hareketi bütün hikâyesini anlatıyordu. “Kimine yüzünü bırakır, kimine sadece şarkılarını.”

“Sana ne kaldı peki?”

“Yol. Ve kimsenin umursamadığı bir düzine şarkı.”

Gülümsedi ama gözlerinde bir zamanlar onu yerinden eden o çetin parıltı yoktu. Şarkısında trenler, ayrılıklar, geri dönmenin imkânsızlığı vardı.

“Hâlâ şarkı söylüyor musun?” diye sordu Ece, cevabı bildiği hâlde.

“Artık sadece şarkı söylüyorum,” dedi, sesinde Ece’nin hatırlamadığı bir hafiflik vardı. “Daha dürüst bu. Kimse neden diye sormuyor. Kimse başka biri olmamı beklemiyor.”

“Bu sana yetiyor mu?”

“Şimdi, evet. Eskiden hep daha fazlasının peşinde koşardım. Artık sadece yaşıyorum.”

Sustular. Altlarından kalabalık akıyor, şehir gürültüsüne devam ediyor, bir zamanlar onları ince, narin bir ipliğin bağladığını bilmiyordu. Ece’nin evlerinin önünde ışık altında onu beklediğini, okunmayan mektuplar yazdığını, boşluğa telefon ettiğini… Can’ın bir kelime, bir iz bırakmadan yok olduğunu. Öylece gitmişti, sanki Ece hiç var olmamış gibi.

“Başka türlü yapamazdım,” dedi birden, bir yanına bakarak. “Mazeret değil. Sadece… bomboştum. Kırıktım.”

“Şimdi?”

Ellerine, gitarının tellerine baktı. Parmağını tellerin üstünde gezdirdi, uzak bir şeyin yankısı gibi hafifçe çınladılar.

“Şimdi en azından şarkı söylüyorum. Ve kaçmıyorum. Bu bile bir şey, değil mi?”

Ece başını salladı. Yavaşça, dikkatle. İçinde bir şey kıpırdadı — acı değil, kırgınlık değil, yumuşak, neredeyse ağırlıksız bir şey. Sanki eski bir melodi yeniden çalıyordu ama artık geri çekmiyor, ağlatmıyordu. Göğsünde bir yankı vardı ama yıllarca taşıdığı o ağırlık yoktu.

“Gitmem lazım,” dedi. “Beni bekliyorlar.”

Durdurmaya çalışmadı. Sadece, fısıltıyla:

“Belki bir çay? Sırf öyle. Eskisi gibi. Geçmiş olmadan. Vaadler olmadan.”

Ece ona baktı. Bu alt geçide, gitarına, hâlâ yolculuk rüzgârı barındıran gözlerine. Hep böyleydi Can — hareket hâlinde, hep bir adım uzakta, yanındayken bile.

“Bugün değil Can,” dedi. “Teşekkürler. Artık ‘sadece çay’ içmiyorum. Hep daha fazlasına dönüşüyor.”

Ve yürüdü. Adım adım, gitgide daha kararlı. Arkasına bakmadan. Sanki her adımda geride bıraktığı Can değil, bekleyen, umut eden, inanan eski hâliydi.

Önünde koşuşturma, randevular, iş, kitap okuduğu sessiz bir akşam vardı. Durmayan bir hayat. Geriye bakmadan, duraksamadan ilerleyen bir ömür.

Bazen insanlar geri döner. Kalmak için değil. Gittiğimizi hatırlatmak için. Ve bunun doğru olduğunu.

Ece gitti. Ve nihayet özgür hissetti.

Rate article
Lifequest
Bugün Değil