Kaşık Düştüğünden Beri

O gün kaşığın yere düşmesiyle her şey değişti.

Bir evde çatal bıçak sesleri kesildiğinde, yalnızca bir alışkanlık bozulmaz. Bunu Elif Hanım, sabahın erken saatlerinde elindeki kaşığın ansızın kayıp yere düştüğünü gördüğünde anladı. Sebepsiz, acısız, uyarısız. Öylece düşüverdi. Çiçek desenli eski muşambayla kaplı masa, keskin bir sesle sarsıldı ve bu ses, apartmanın her köşesinde yankılandı, tıpkı sessiz bir odada patlayan bir silah gibi. Kaşık sandalyenin altına yuvarlandı, Elif Hanım ise ona yabancı bir eşyaymış gibi baktı. Bu basit düşüşte, tuhaf bir tedirginlik vardı. Sanki kaşık, hayatında yeni ve boş bir dönemin başladığını biliyordu.

Kaşığı yerden aldı, yıkadı, kuruladı – sadece kahvaltılığın izlerini değil, o garip hissi de silmeye çalışıyordu. Tekrar sofraya oturdu, ama lokmalar boğazından geçmiyordu. Odanın eskisinden de sessizleştiğini hissetti. Saatler bile bir şeylerin farkındaymış gibi, tik taklarının arasında duraklıyor, bekliyordu. Belki de vedalaşıyorlardı.

O gün, ilk kez alışverişe yiyecek için değil, yalnızca bir insan sesi duymak için gitti. Paltosunu giydi, aynaya bakmaya bile tenezzül etmedi, şapkasını askıda unuttu, ama yine de evden çıktı – adeta, su gibi yavaşça içine sızan yalnızlıktan kaçar gibiydi. Bakkalın tezgâhtarı, “Poşet ister misiniz?” diye sorduğunda, Elif Hanım neredeyse cevap verecekti: “Bugün konuştuğum ilk insan sizsiniz.” Ama sessiz kaldı. Yalnızca başını salladı. Ve kasadan ayrılırken bir an tereddüt etti – belki bir şey daha söylerlerdi.

O günden sonra saymaya başladı. Günleri değil, sessizliği. Kızının ne zamandır aramadığını. Komşuların kaç haftadır uğramadığını. Kaç kez tek başına yemek yediğini – kahvaltıda, radyo eşliğinde öğle yemeğinde, akşamları ise ne yaptığını bile bilmeden, mutfağın ışığını yakmadan. Yetmiş bir yaşındaydı. Ama kendini yaşlı değil, devre dışı bırakılmış gibi hissediyordu. Tıpkı kabloları sağlam, ama anahtarı başkasının elinde olan bir ampul gibi.

Sonra şubat geldi. Eczanede cam vitrinin önünde genç bir kadın gördü. Raflar arasında telaşla dolaşıyor, bir ilacı arıyor, sessizce ağlıyordu. Elleri titriyor, nefesi kesik kesikti, çocukların taktığı gibi lastikli eldivenleri vardı. Elif Hanım yanına gitti ve sakin bir sesle, “Evde var. Gel.” dedi.

İşte böyle hayatına altı yaşında, burnu akan, gözleri ürkek bir yavru kedi gibi bakan küçük bir kız girdi. Annesi – Ayşe – bir alt kattaki daireyi kiralamış, yeni taşınmıştı, çuvallarla eşya ve cebinde beş kuruş parası yoktu. Kocası çoktan gitmişti. Para bitmişti. Ayşe, kapıyı bile kilitlemeden panik içinde eczaneye koşmuştu. Ve o akşam, Elif Hanım’ın içinde merhametten değil, daha derin bir şey belirdi – sanki evine bir parça canlılık gelmişti.

Üçü birlikte çay içtiler. Küçük kız, ekmeğinden minik şekiller yapıyor, onları tabağın kenarına diziyordu. Ayşe sürekli özür diliyor, kazağının kolunu çekiştiriyor, gözlerini kaldırmıyordu. Elif Hanım sessizce dinledi, başıyla onayladı, çaylarını tazeledi. Sonra yalnızca şunu söyledi: “Kalın. Odalarım boş. Ve sessizlik çok fazla. Siz ise ona ses katıyorsunuz.”

Kaldılar. Önce bir hafta. Sonra sonsuza kadar. Ayşe’nin odası süt ve parfüm kokusuyla doldu, sabahları fısıltılar, akşamları ise çocuk kahkahaları yankılandı. Musluklar bozuldu, biri sinirlenip, “Tuz nerede?” diye sordu. Küçük kız bir gün koridordan, “Büyükanne Elif,” diye fısıldadı – ve kimse onu düzeltmedi.

İlkbaharda kaşık yine düştü. Ama bu kez kahkaha yüzünden. Küçük kız, reçel kavanozuna dirseğiyle çarpmış, Elif Hanım da tutmaya çalışırken ıskalamıştı. Kaşık fayanslara çarpıp zıpladı, yuvarlanarak uzaklaştı. Ve üçü de – gerçekten, yürekten güldüler. O kadar ki, sokaktaki yaşlı köpek bile pencereden içeri baktı, çenesini pervaza dayayıp bu anın bir parçası olmak ister gibiydi.

Ertesi sabah, Elif Hanım fark etti ki artık hiçbir şeyi saymıyordu. Ne sessizliği. Ne günleri. Ne de aradaki boşlukları.

Bazen değişim, bir fırtınayla değil, düşen bir kaşığın sesiyle gelir. Önemli olan, o sesi duyabilmek ve korkmamaktır.

Rate article
Lifequest
Kaşık Düştüğünden Beri