Sessizlik Sözlerden Daha Gürültülü Olduğunda

Sabah soğuktu, sanki sonbahar şehre uyarısız girmişti. Emir, sessizliğin çığlıktan daha keskin olduğu bir ortamda eşyalarını topluyordu. Ne kavga, ne kapı çarpma sesi—sadece katlanan kazakların hışırtısı, fişin prizden çekilişinin tıkırtısı ve diş fırçası kabının gıcırtısı. Pencerede durdu, İzmir’in gri avlusuna baktı. Vedalaşmak için değil, sıvası dökülmüş çerçeveye vuran ışığı, eski perdenin gölgesinin pencere kenarına düşüşünü hafızasına kazımak için. Deniz uyuyordu. Ya da öyleymiş gibi yapıyordu. Daha çok ikincisi—nefesi, dokunulmaktan korkan birinin nefesi kadar düzgündü.

Mutfakta su ısıtıcısını çalıştırdı. Elleri titremiyordu ama içi, kopmuş bir ipten dökülen cam boncuklar gibi parçalanmıştı. Acı değil, kırgınlık değil, sadece taşınamaz bir yük haline gelen, bavulun kilidini kapatmayı engelleyen bir sessizlik.

Kavga etmemişlerdi. Aldatmamışlardı. Seslerini yükseltmemişlerdi. Sadece artık bir bütün değillerdi. Sanki her gün bir parça daha uzaklaşmışlardı, aralarında yankılanan bir boşluğun oluştuğunu fark etmeden.

“Ne zaman gideceksin?” diye sordu Deniz, kapı aralığında belirerek. Sesi o kadar sakindi ki, sanki onu değil, köşede duran bavulu soruyordu.

“Şimdi,” dedi Emir, gözlerini kaldırmadan. Biliyordu: eğer ona bakarsa, gidemeyecekti.

O sessiz kaldı. O arkasını dönmedi. Bu sessizlikte her şey vardı: “kal”, “git”, “artık dayanamıyorum”, “her şey farklı olmalıydı”. Havada asılı kaldı, tutulabilecek son iplik gibi, ama kimse cesaret edemedi.

Kapıdan çıktı, anahtarı girişteki sehpaya bıraktı. Arkasına bakmadı, durmadı. Şansölyeden nem, başkalarının akşam yemekleri ve sabah telaşının kokusu geliyordu—bir yerde kapı çarptı, bir yerde tabak şıkırdadı. Emir aşağı inerken, sanki tanıdık bir oyunun son seviyesini geçiyor gibiydi: hata yapmadan, hissetmeden. İçi, taşınmış bir ev gibi boşaltılmıştı—temiz ama ürkütücü derecede bomboş.

İlk zamanlar bir arkadaşının kenar mahalledeki küçük evinde kaldı. Sonra bir oda kiraladı—duvarları boyası dökülmüş, her hareketinde gıcırdayan bir yatak olan ufacık bir yer. Koşmaya başladı, sevdiğinden değil, içindeki boşluğu yorgunlukla bastırmak için. Yüzünü kimsenin tanımadığı başka bir markete gitti. Dinlemiyor olsa bile müziği son ses açtı, sadece sessizliği duymamak için. Yeni yollar, yeni alışkanlıklar, yeni yüzler aradı. Değiştirebileceği her şeyi değiştirdi. Ama içindeki sessizlik gitmedi. Her gece yanına oturuyor, karanlığa bakıyor ve onu bırakmıyordu.

Deniz, onların evinde kaldı. Onların perdeleriyle, kitaplığında onun kitaplarıyla, kimsenin kaldırmadığı onun bardağıyla. Banyodaki raf dokunulmamıştı, buzdolabındaki fotoğraf yerindeydi. Dram olmadan, ihanet olmadan yabancılar haline gelmişlerdi. Sadece çünkü birbirlerine doğru olanı söylememişlerdi. Çünkü her biri, ilk adımı diğerinin atmasını beklemişti.

Üç ay geçti.

Bir gün eczanede, boş bir öğle vakti karşılaştılar. Emir bandaj ve ağrı kesici alıyordu. Deniz öksürük şurubu ve merhem. Bakışları aynı anda kesişti ve ikisi de bekledi, sanki zaman durmuştu.

“Merhaba,” dedi o, istediğinden biraz daha sessiz.

“Merhaba,” dedi o, dikkatle inceleyerek. “Zayıflamışsın.”

Omuz silkti. Hafif bir şey söylemek istedi: “İş, koşu, uyuyamıyorum.” Ama susmayı tercih etti. Alışverişini yapıp ilk o çıktı, sanki yavaş yürümek bir şeyi değiştirebilirmiş gibi.

İki gün sonra yazdı. Bir soru değil, bir teklif: “Kahve. Konuşmadan.” Umut olmadan, beklenti olmadan. Sadece attı. O neredeyse hemen cevap verdi. Kabul etti. Kısa, fazla kelime olmadan. Sanki o da bekliyormuş gibi. Ya da yazacağını biliyormuş gibi.

Parkın yanındaki küçük bir kafede buluştular. Taze poğaça, kahve ve henüz açılmamış bir şeyin kokusu vardı. Emir ona baktı—artık kendisine ait olmayan ama titreten derecede tanıdık. Deniz ona baktı—öfkYağmur birden başladı, damlalar camlara vururken ikisi de aynı anda gülümsedi, sanki hayatın kendisi onlara sessizce bir şans daha vermek istiyormuş gibi.

Rate article
Lifequest
Sessizlik Sözlerden Daha Gürültülü Olduğunda