Gölgeler Mutfakta
Kemal üçüncü kez mutfak masasında kesinlikle almadığı bir dilim armutlu tart bulduğunda, korku gelmedi. Şaşkınlık da değildi hissettiği. Sadece yorgunluk—ağır, kemiklerine işlemiş bir yorgunluk. Uykusuz gecelerden, puslu şehirde ofise giderken göz göze gelmeyen insanlardan, boş sohbetlerden, tatil ve teknoloji hikayelerinden, zorla çıkarılan gülümsemelerden yorulmuştu. Ama en çok da yalnızlıktan. Ne tren istasyonlarının kalabalığında, ne yüksek sesli müzikte, ne de bitmek bilmeyen dizilerde dinmiyordu bu his. Hep yanı başındaydı. Masada. Kanepe köşesinde. Cevaplanmadan asılı kalan mesajlarda.
Neredeyse üç yıldır tek yaşıyordu. Ayşe gittikten sonra ev uzun süre onun kokusunu taşımıştı—hafif, lavanta notalarıyla. Şimdiyse hiçbir şey kokmuyordu. Boşluk, eğer bir kokusu varsa. Tertemiz, steril bir sessizlik. Sessizlik değil, havasız bir uzay gibiydi; her şey yerli yerindeydi ama ruhu değildi.
Tart ilk kez cumartesi sabahı ortaya çıkmıştı. Tabağın üzerinde düzgün bir dilim, sanki fırından yeni çıkmış gibi. Kemal kendini kandırdığını düşündü—belki fırından almış ve unutmuştu? İkinci kez salı günüydü. Aynı tat, hâlâ sıcak, ince bir vanilya aromasıyla. Anahtarı olan arkadaşı Cem’i düşündü, ama Cem tatildeydi; Kars’taki göllerin fotoğraflarını paylaşıyor, oradaki sivrisineklerle dalga geçiyordu.
Üçüncü kezinde Kemal tartı böldü. Basit, vanilyalı, üstü hafif karamelize olmuş. Tadı çocukluğundaki gibiydi, köyde teyzesinin yaptığı gibi—tatlı, iri armut parçalarıyla. Yemedi, sadece baktı. Tart fazla tazeydi, sanki biri yeni bırakıp çıkmış gibi. Bir dilimini folyoya sarıp buzdolabına koydu, bir delilmiş gibi. Kilidi kontrol etti—sağlam. Pencereler—kilitli. Anahtarlar—ondaydı, Cem’de ve babasında, ki o da taşrada yaşıyordu ve kesinlikle İzmir’e tart getirmeye gelemezdi. Her şey mantıklıydı. Tart hariç.
O gece rüyasında mutfağı gördü. Sadece bir oda değil, canlı, nefes alan bir yerdi. Işık yumuşaktı, armut ve yağmur sonrası tazeliği kokuyordu. Görünmeyen ama yakın biri oradaydı. Gece yarısı uyanıp su içmeye gittiğinde dondu. Lavaboda bir çatal duruyordu. Islak. Oysa akşam sandviç yemişti—hiç çatal kullanmamıştı. Kalbi hızla attı, ama korkudan değil. Tanıdık, tuhaf bir histi bu: bu bir tesadüf değildi.
Sonraki günlerde her şey… farklı oldu. Belirsizce. Anlaşılmaz bir şekilde. Kahve fincanı masanın diğer ucundaydı. Kanepe üzerindeki battaniye farklı katlanmıştı—özensiz ama tanıdık bir şekilde. Girişteki ayna hafifçe dönmüştü. Çamaşır sepetine attığı gömlek sandalyenin üstündeydi. Korkunç değildi. Gerilim filmlerindeki gibi değil. Sanki biri yanındaydı. Dikkatlice. Neredeyse şefkatle. Bir zamanlar ev dediği yere geri dönen biri gibi.
Kemal boşluğa konuşmaya başladı. Önce alaycı bir tonla, kendisiyle dalga geçer gibi, yankılanır mı diye bakarak. Sonra ciddileşti. Sesi sessizlikte şaşırtıcı derecede doğal çıkıyordu. Şakalar yaptı. Tavsiye istedi. Tıpkı Ayşe’yle yaptığı gibi, karşısında oturup elini bardağa ısıttığı, onu dinlediği zamanlardaki gibi. “Benim daha fazla çay içtiğimi düşünüyor musun?” ya da “Perdeler yüzünden tartışıp bir hafta konuşmadığımızı hatırlıyor musun?” Bazen bir cevap duyuyormuş gibi oldu. Kelimeler değil—bir his. Hav**”Kapıyı kapatırken, mutfağın ışıkları kendiliğinden söndü, sanki bir elveda daha dokunmuştu sessizliğe.”**




