Havanın Ağırlığı

Sabahın erken saatlerinde evdeki sessizlik sadece sessizlik değil, gerilmiş, ağır bir sessizlikti; sanki fırtına öncesi gibi. Huzurun sessizliği değil, parmakları titreten tedirgin bir sessizlikti. Su ısıtıcısı bile çekinerek kaynıyordu, adeta o kırılgan sınırı bozmaktan korkuyordu. Elif mutfakta duruyordu — çıplak ayaklarıyla, ıslak saçlarıyla, eski gri tişörtüyle — ve neden sabah yedide uyandığını hatırlayamıyordu. Alarm kurmamıştı. Sadece gözlerini açmıştı ve bir şeyin değiştiğini anlamıştı.

Masada bir kart duruyordu. Zarfı yoktu, yarısı içilmiş kuşburnu çayı ve bir paket kuru ekmek arasında. Sanki biri gelip geçerken bırakmıştı. Yazısı ona acı verecek kadar tanıdıktı — düzgün, özenli, fazla süsten uzak. Tıpkı Serkan’ın bayramlarda ona yazdığı kartlardaki gibi: ölçülü ama her harfinde belli belirsiz bir sıcaklık.

“Elif. Affet. Daha fazla dayanamadım. Beni arama. — S.”

Karta dokunmadı. Sadece baktı. Dakikalarca. Belki bir saat. Sanki bu ince kağıt parçası bir eşikti ve üzerinden geçerse hayatı paramparça olacaktı. Sonra radyoyu açtı — spiker neşeyle E-5’teki trafiği anlatıyordu, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki dünya bir insanı kaybetmemişti. Her sabah yanında nefes alan o insanı.

Serkan gece gitmişti. Böyle karar verdi — çünkü ayak seslerini, kapının çarpışını, kilidin gıcırtısını duymamıştı. Sadece koridorda boş bir askı. Onun gri, tüylü atkısı hâlâ oradaydı. Şemsiyesini bile almamıştı. Tahta saplı, kırmızı detaylı olanı. Elif uzun süre şemsiyeye baktı, sanki kelimelerin yetmediği sorulara cevap verebilirmiş gibi.

Son samimi konuştukları anı hatırlamaya çalıştı. Çöp ve market listesi dışında, gerçekten konuşmuşlar mıydı? Belki nisanda, göl kenarındaki bankta. Serkan o zaman sessizce, “Seninle nefes almak zor,” demişti. O şakayla geçiştirmişti. Belki de o veda ediyordu.

Öğlene doğru eski fotoğraflara baktı. İkisi beraberdi — otobüste, dağlarda, yazlıkta. Orada eli omzundaydı. Orada belini tutmuş, gülümsüyordu. Eskiden bu fotoğraflar içini ısıtırdı. Şimdi içinde sadece soğuk, şekilsiz bir yankı vardı. Ağlamıyordu bile. Bu her şeyden daha korkutucuydu. Sanki tüm duygular yanmış ve geriye yapışkan, gri bir boşluk kalmıştı.

Akşam ortak arkadaşları Can aradı. “İyi misin?” diye sordu. Elif, “Evet, sadece uykusuzum,” dedi. Hiç duraksamadan yalan söylemişti. Sanki bu cümleyi tüm hayatı boyunca prova etmişti. Telefon kapandıktan sonra karanlıkta oturdu, musluktan damlayan suyun sesini dinledi. Her damla bir geri sayımdı.

Ertesi gün Haydarpaşa Garı’na gitti. Sadece platformların yanında durup insanları izlemek için. Gidenleri, dönenleri, koşuşturanları, el sallayanları, sarılanları, ağlayanları, gülenleri. Hepsi hayattaydı. Hepsi acele ediyordu. Onun içindeyse gergin bir ip gibi gerilmiş bir sessizlik vardı. Serkan garı hiç sevmezdi. DerSonra bir adım attı, içi titreyerek, çünkü belki de şimdi nefes almak yeniden başlamak demekti.

Rate article
Lifequest
Havanın Ağırlığı