“Şu Kürk
— Tamam, ben gidiyorum… Ayşe.
— Git.
— Gidiyorum, Ayşe, duyuyor musun?
— Git Mehmet, git.
Kapı Mehmet’in arkasından çarpılır çarpılmaz, Ayşe gözyaşlarını tutamadı. Büyükannesinden kalan eski koltuğa çömelmiş, dizlerini karnına çekmiş, sessizce ağlıyordu. Tıpkı çocukken yaptığı gibi, biri duyacak diye korkarak… Öyle ağladı ki, hıçkırmaya başladı, küçük bir kız çocuğu gibi.
Nasıl yaşayacaktı bundan sonra? Mehmet’siz? Onca yılı paylaştığı adam olmadan?
Ayşe ayağa kalkıp yemek yapmaya gidecekti ki durdu. Neden? Mehmet yoktu artık. Ne anlamı vardı ki? Tekrar koltuğa çöktü, gözyaşları sel gibi aktı.
Ama sonra çocukları hatırladı. Kızı Elif, üniversiteden dönecekti az sonra, derslerden çıkmış, acıkmış olarak. Oğlu Can da antrenmandan geç gelecekti. Onların karnını doyurmak gerekiyordu. Kendini zorlayarak ayağa kalktı, gözyaşlarını sildi ve mutfağa yürüdü.
Mehmet’le geçirdiği yılları düşününce yine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Nasıl? Nasıl yaşardı onsuz?
Akşam çocuklar her zamanki gibi gürültüyle eve daldılar, birbirlerini itip şakalaşarak. Ama çok geçmeden babalarının olmadığını fark ettiler.
— Anne, babam nerede? İş seyahatinde mi? — diye sordu Elif.
— Evet, nerede o? — diye üsteledi Can.
Ayşe dayanamadı. Gözyaşları tekrar boşaldı, bir sandalyeye çöktü ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
— Anne, ne oldu? Hastaneye mi düştü? — diye telaşlandı Elif.
— Hayır… gitti… — zorlukla çıkardı Ayşe. — Sonsuza kadar… başka bir kadına.
— Ne? — diye bir ağızdan haykırdı çocuklar. — Anne, şaka mı bu?
Ama şaka değildi.
Can’ın dudakları titredi. Sporcu olmasına rağmen, hâlâ on üç yaşında bir çocuktu. Çaresizce annesine, sonra kız kardeşine baktı, ağlamak üzereydi.
— Tamam, — Elif kararlı bir şekilde alnını ovuşturdu. — Can, banyoya git, yüzünü yıka ve ödevlerini yap. Anne, yeter artık ağlamak. Bir şeyler yapmamız lazım.
Elif toparlanmış, hızlı, kararlı biriydi. Can itiraz etmeden sözünü dinledi.
Sonra Elif kardeşinin odasına girdi.
— Ağlıyor musun?
Can başını salladı, gözlerini kaldırmadan.
Elif onu kucakladı, saçlarını dağıttı.
— Hallederiz, Can. Duyuyor musun? Biz bir aileyiz, o ise orada yapayalnız. O daha kötü durumda.
— Ona acıyayım yani? — diye hıçkırarak bağırdı Can.
— Acımak mı? İşte bu fikir. Biz mutlu olacağız, en mutlu insanlar olacağız. O ise bir gün ne büyük hata yaptığını anlayacak.
Kardeşini ve annesini sakinleştirdikten sonra Elif banyoya gitti ve orada, nihayet, gözyaşlarını serbest bıraktı. Nasıl? Nasıl babası, dünyanın en iyi babası, böyle bir şey yapabilirdi? Yakışıklı bile değildi, annesinin börekleriyle beslediği göbeği olan sıradan bir adamdı. Esprileri de ortalama sayılırdı, sadece annesi gülerdi onlara. Eski bir arabası vardı, kendi tamir ederdi. Fabrikada küçük bir bölümün şefiydi, maaşı da mütevazıydı.
Ama onların ailesinde her zaman her şey yolundaydı. Elif arkadaşlarına babasının eşine sadık kalan tek adam olduğuyla övünürdü. Meğerse öyle değilmiş…
Gözyaşları aktıkça, Elif onları soğuk suyla yıkadı.
Hayat, düzenli bir şekilde, ama artık babasız devam etti. “Baba” kelimesi sözlüklerinden silinmişti. Artık “o” ya da “baba” diyorlardı, o da gittikçe seyrekleşerek.
Bir gün Elif arkasından bir ses duydu:
— Elif, Elif, bekle!
Döndü baktı. Arkasından, nefes nefese, babası koşuyordu—garip, dar bir takım elbise içinde, kravatı boğazını sıkıyor gibiydi.
Elif arkasını döndü ve adımlarını hızlandırdı.
— Kızım, dur! — diye yalvardı.
— Ne istiyorsun? — diye soğuk bir tavırla sordu.
— İşte, para… al, — Mehmet bir tomar banknot uzattı. — Burada çok var. Bize gel, Elif. Leyla, o iyi biridir, kürk ticareti yapıyor. Sana bir kürk alırız. Annene de doğum gününde bir kürk hediye ederiz, samur kürk! Leyla bana her şeyi yapmamı söylüyor. Yakında yine Yunanistan’a uçacağız, kürk almak için…
— Git… kendine bir yer bul, — diye kesti Elif.
— Nereye gideyim, kızım?
— Kürklerinin peşine. Başka harfler söyleyemiyorum—terbiyem elvermiyor… baba.
Mehmet donup kaldı, sanki üzerine buz gibi su dökülmüş gibi. Biliyordu ki ailesinin parası yetmiyordu. Mütevazı yaşarlardı, bir de o… Leyla’yla işler çevirmişti.
Her şey bir iş arkadaşı, Murat’la başlamıştı. Murat onu bir arkadaşının evine davet etmişti, orada Leyla vardı. İlk başta onu beğenmemişti—fazla gösterişli, kaba, ayı gibi iri biriydi. Ona öyle bakıyordu ki, yutacakmış gibiydi. Mehmet biraz oturdu ve eve gitti.
O akşam ilk kez Ayşe’ye yalan söylemişti, işte kaldım demişti. Kalbi hızla çarpıyordu, utançtan boğuluyordu. Ayşe hastalandığını sanmıştı, oysa sadece utançtan ateşi çıkmıştıSonra, yavaşça kapıyı açıp Mehmet’in içeri girmesine izin verdi, çünkü nefret etmeyi bile beceremeyen bir kalbi vardı.




