Saatlik Baba

Bir Saatlik Baba

Mehmet, çocuğu ilk kez, İzmir’in kenar mahallelerindeki küçük bir bakkalın ekmek tezgâhının önünde fark etti. Çocuk, raflara boş boş bakıyordu, sanki oradan birinin çıkacağını umuyor gibiydi. Belki de hiç gelmeyen biri. Ya da hiç var olmamış biri. Çocuğun kendisi cılızdı, yıpranmış bir mont giymişti, kolundan yırtıklar sarkıyordu. Ayaklarındaki botların ucundan soluk çorapları görünüyordu. Şapkası yana kaymış, eldivenleri ise sanki nesiller boyu giyilmiş gibi eskiydi. Yanakları soğuktan kıpkırmızı, dudakları çatlamıştı.

Bakışları çocuk gibi değildi. Ne yalvarıyordu ne de bir şey istiyordu. Tıpkı çok şey görmüş büyükler gibiydi—doğrudan, ağır, güvenmez bir ifadeyle bakıyordu. Sanki her şeyi anlamış ve artık umut beslemeden izliyordu.

Mehmet bir somun ekmek alıp yürüdü. Ama birkaç adım sonra dönüp baktı. Çocuk hâlâ oradaydı. Sanki yerine kök salmış gibi duruyor, birinin çıkacağına inanıyordu. Belki bir şeyler değişirdi.

Birini hatırlatıyordu. Ancak sonradan Mehmet fark etti—bir zamanlar gönüllü çalıştığı yetimhanedeki bir çocuğa benziyordu. O da böyle bakardı—ruhu sessizce izliyor, ne umut ne de güven duyardı.

On dakika sonra kasada yine karşılaştılar. Çocuk elinde iki şekerle duruyordu, poşeti yoktu, sepeti de. Kasiyer bir şeyler söyledi—anlaşılan parası yetmemişti. Çocuk itiraz etmedi, sessizce bir şekeri geri koydu, diğerini ödedi. Hepsini sakin, belli ki alışkın, yetişkin bir tavırla yaptı. Sanki her şeye sahip olamayacağını biliyordu. Gerekenle mümkün olan arasında seçim yapmaya alışıktı.

İşte o zaman Mehmet bir adım attı.

“Bak,” dedi yumuşak bir sesle, “sana bir şeyler alayım. Ekmek, yoğurt, belki süt? Korkma, bir şey istemiyorum.”

Çocuk ona dosdoğru baktı. Yorulmuş bir yetişkinin bakışıydı.

“Niye?” diye sordu.

Şüpheyle değil, sadece gerçeği söylüyor gibiydi: hiçbir şey sebepsiz olmazdı.

Mehmet duraksadı. Cevabı bilmediğinden değil, her şeyin çok karmaşık olduğunu bildiğinden.

“Öyle işte. Yapabiliyorum çünkü. Birileri bana da yardım etmişti eskiden.”

Çocuk sessiz kaldı. Sonra yavaşça başını salladı:

“Tamam. Haşlanmış patates alabilir miyiz? Bir de sosis. Hardalsız. Hardalın tadı büyüklere göre.”

Kasadan çıktıklarında Mehmet ona poşeti uzattı, mümkün olduğunca doğal görünmeye çalışarak.

“Nerede kalıyorsun?”

“Burada bir yerde. Ama şimdi eve gitmek istemiyorum. Annem uyuyor. Yoruluyor. Bazen uzun uyuyor. Ben de bankta oturuyorum. Orada insanları görebiliyorum. Daha sakin.”

Otobüs durağındaki soğuk banka oturdular. Çocuk yavaşça yedi. Sosisi iki eliyle tutuyor, küçük ısırıklar alıp iyice çiğniyor, yemeğin çabuk bitmesini istemiyor gibiydi. Çocuk gibi değil, minnet duymayı bilen bir yetişkin gibi yiyordu.

“Benim adım Emre. Ya sizin?”

“Mehmet.”

“Siz… şey yapabilir misiniz? Bir saatliğine babam olur musunuz? Sonsuza kadar değil, söz vermenize gerek yok. Sadece oturup her şey iyiymiş gibi yapalım. Sanki benim birilerim varmış gibi.”

Mehmet başını salladı. İçi burkuldu. Bunu beklememişti ama hayır da diyemedi.

“Olur.”

“O zaman bana şapkamı giymemi söyleyin. Okul için kızın biraz. Annem öyle yapardı. Uyanıkken.”

Mehmet gülümsedi, önce zoraki, sonra gerçekten.

“Emre, şapkan nerede? Üşütmek mi istiyorsun? Ceketin de neden açık? Okul nasıl gidiyor?”

“Matematik üç. Ama davranış beş. Yolda karşıya geçmeye çalışan bir nineye yardım ettim. Çantasını düşürdüm ama sonra topladım. ‘Önemli olan denemek’ dedi.”

“Aferin. Ama şapkanı giy. Kendine iyi bakmalısın.”

Emre gülümsedi. Sessizce, büyümüş de küçülmüş gibi. Sosisini bitirdi, ellerini peçeteyle sildi ve çöpe attı. Sonra Mehmet’e baktı.

“Teşekkürler. Siz başkaları gibi değilsiniz. İnsanlara acımıyorsunuz, akıl vermiyorsunuz. Sanki her şey normalmiş gibi.”

“Yarın yine burada olursam gelir misin?”

“Bilmem. Belki annemin kötü bir günü olur. Belki gelirim. Siz aklımda kaldınız. Gözleriniz yalan söylemiyor.”

Kalktı, el salladı, yürüdü. Arkasına bakmadı. Peşinden koşulmayacağını bilenler gibiydi. Hafif ama içten içe büzülmüş bir yürüyüşü vardı. Sanki sıcaklığını içinde saklıyor, havaya karışıp erimesinden korkuyor gibiydi.

Mehmet kaldığı yerde durdu. Biraz öylece baktı. Sonra kahve bardağını attı ve uzun süre arkasından izledi. Seslenmek istedi. Ama cesaret edemedi.

Ertesi gün geldi. Sonraki gün de. Haftalar geçti. Kar yağsa da, soğuk olsa da, hep geldi. Beklemek için değil, söz verdiği için. Her ne kadar ağzından çıkmamış olsa da.

Emre her seferinde gelmedi. Bazen geldi, bazen gelmedi. Mehmet aynı bankta oturup kitap okuyor gibi yaptı. Ama çocuk her göründüğünde—o ince bedende, ağır adımlarda, yere bakışında—içinde bir şeyler gevşedi. Sanki yıllardır donmuş bir şey eriyordu.

Bir gün Emre iki bardak çayla geldiO gün, ikisi de çaylarını içerken, soğuk havada yükselen buharın arasında bir an için gerçekten baba ve oğul gibi hissettiler.

Rate article
Lifequest
Saatlik Baba