Bir kış akşamı, Kayseri’nin küçük bir kasabasında, Allah kapıyı çaldı. Kocam gece nöbetine gitmişti, ben de iki yaşındaki oğlumuz Demir’le evde yalnız kalmıştım. Demir bir türlü uykuya dalmıyor, oyun oynamak için ısrar ediyordu. İyice yorulunca, “Peki, biraz daha oynasın” diyerek mutfağa çay demlemeye gittim.
Daha fincanı alamadan, odadan korku dolu bir ağlama sesi duydum. Hızla çocuk odasına koştum. Demir odanın ortasında duruyor, minik bedeni öksürük ve hıçkırıklarla sarsılıyordu.
“Ne oldu yavrum? Neren ağrıyor?” diye dizlerimin üzerine çöktüm, onu panikle kucakladım. Cevap vermiyor, sadece daha çok ağlıyor, öksürüğü giderek şiddetleniyordu.
Sonra bir düşünce beynimi deldi: Acaba bir şey mi yuttu? Ağzını açmaya çalıştım ama çenelerini sıkıca kilitledi, yaklaşmama bile izin vermiyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Daha yirmi yaşındaydım, neredeyse bir çocuktum. Ellerim titriyor, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Ona seslendim, yalvardım, hatta bağırdım – hepsi boşunaydı. Demir boğuluyordu. Artık hırıltıyla nefes alıyor, karadakı balık gibi çırpınıyordu…
Hemen telefonun başına koştum. 112’yi çevirdim. Hiçbir şey. Ne ton, ne ses – sadece ürkütücü bir sessizlik. Tekrar tekrar aradım, sonuç değişmedi. Cep telefonumuz yoktu, kocamın maaşı ve çocuk parasıyla zar zor geçiniyorduk. Dizlerimin üzerine çöktüm, oğlumu göğsüme bastırdım ve hayatımda ilk kez öyle bir ağladım ki… Sanki içimde gökler yarılıyordu. Tek bir düşünce zihnime çakılıyordu: “Allah’ım, lütfen yardım et…”
Ben ateist değildim ama kendimi dindar da saymazdım. Hayatımda bir kez, büyükannemle birlikte camiye gitmiştim. Duaları bilmezdim. Ama o an Allah’la konuşmaya başladım – samimi, insanca. Yalvardım, yakardım, birinin yavrumu kurtarması için.
Tam o sırada… Kapı çaldı.
Kendimi dışarı attım. İçimde bir umut – belki kocam dönmüştür. Ama eşikte otuz beş yaşlarında hiç tanımadığım bir adam duruyordu. Bir şey söylemek üzereydi ki, halimi görünce dondu.
“Ne oldu?” diye sordu, endişeyle yüzüme baktı.
Rüyadaymışım gibi, onu içeri bile almadan başıma gelenleri anlatmaya başladım. O sessizce dinledi, sonra beni hafifçe kenara iterek odaya girdi. Ben donup kalmıştım, o ise Demir’in önünde çömeldi, onunla yumuşak bir sesle konuştu… Ve bir mucize oldu. Çocuğum sakinleşti, nefesi normale döndü, öksürüğü kesildi. Sonra adam bana döndü, avucunu açtı ve küçük siyah bir nesne gösterdi:
“Boncuk.”
Hemen anladım nereden geldiğini. Bir hafta önce, acelem olduğu için sevdiğim kolyemin ipi kopmuştu. Neredeyse tüm boncukları toplamıştım – neredeyse. Bir tanesini ise Demir bulmuş…
Adamın adı Ali’ydi. Kendisi bir çocuk doktoru, acil servis uzmanıymış. O akşam eve dönerken arabası bizim apartmanın önünde anında stop etmiş. Yanında cep telefonu olmadığı için en yakın eve girmeye karar vermiş. O zamanlar apartman kapıları kilitli değildi, bizim daire de merdivenin hemen yanındaydı.
Ve evet, o gece telefonu hiç kullanamadı: Sonradan öğrendiğime göre, bölgede bir arıza nedeniyle sabit hatlar kesilmişti. Ama Ali, ısrarla ikram ettiğim bir fincan çayı içtikten sonra arabasına döndüğünde, araba hiçbir müdahale olmadan çalıştı.
O günden sonra bunun bir tesadüf olmadığına inanıyorum. Bu bir cevaptı. Yukarıdan gelen bir yardımdı. Şimdi camiye gidiyor, Ali için hayır duaları okuyorum. Ve her oğluma baktığımda, o günü hatırlıyorum: Allah’ın evimize göklerden inerek değil, sadece kapıyı çalarak girdiği günü…




