Yadigâr
Lale işten döndüğünde evi boş ve sessizdi. Her adımı, her nefesi boş odalarda yankılanıyordu. Son iki aydır yalnızlık ona sadece bir alışkanlık değil, ikinci derisi olmuştu. Kocası gitmişti. Murat, onun desteği, aşkı, hayatıydı ve korkunç bir kazada can vermişti. Birlikte kurdukları her şey bir anda yıkılmıştı.
On yedi yıl birlikte yaşamışlardı. Mutlu, aydınlık, gerçek yıllar. Lale’nin ilk evliliğinin ardından yaşadığı acılardan, sarhoş şiddetinden kaçarken, Murat ona iyiliğe ve sevgiye olan inancını geri vermişti. Sadece onu değil, iki çocuğunu da kabul etmişti. Onlara bir yuva, sıcak bir aile olmuştu.
O günlerde Murat, İstanbul’un kenar mahallesinde büyükannesiyle yaşıyordu. Yaşlı kadın hastaydı, hareket etmekte zorlanıyordu. Murat ise sık sık iş seyahatlerine çıkıyordu. Bir gün bir ilan verdi: Büyükannesine bakacak bir yardımcı arıyordu. Lale, yorgun, çocuklarıyla birlikte, başını sokacak bir evi olmadan bu ilana cevap verdi. Bir arkadaşı onları birkaç gün misafir etmişti ama sonrası belirsizdi.
“Çok para veremem,” demişti Murat, gözlerinin içine bakarak.
“Para önemli değil. Sadece bir iş ve bir çatı lazım,” diye cevaplamıştı Lale.
Murat düşündükten sonra, “Bizde kalabilirsiniz. Ben birkaç güne seyahate çıkıyorum, büyükannem yalnız kalmayacak,” demişti.
Böylece kalmışlardı. Üç ay sonra bir aile gibi yaşamaya başladılar. Aşk hemen gelmedi ama bir kez geldiğinde asla gitmedi. Murat, Lale’nin çocuklarına gerçek bir baba oldu. Yıllar geçti. Çocuklar büyüdü, evden ayrıldı. Murat ve Lale ise hep birlikteydi. Birbirlerinin can yoldaşı.
“Sen hayatıma girdiğinden beri on beş yıl oldu,” demişti bir gün Murat, ona sarılarak.
“Hatırlatma,” gülmüştü Lale. “Sen benim için zaten bir evlatlıktan farksızsın. En sevdiğimsin.”
“O zaman nikâh kıyalım. Her şey resmi olsun.”
Nikâhlarını kıydırdılar. Gösterişsiz, düğünsüz, sadece imzalarla. Sokakta kolkola yürüdüler, gülüşerek. Mutluydular. Hayalleri vardı.
Büyükannenin ölümünden sonra bir huzurevi açmayı düşündüler. Şehre yakın terk edilmiş bir ev buldular, krediler çektiler, devlet desteği aldılar, tüm birikimlerini yatırdılar. Yıl sonunda açılacaktı. Ama kaza her şeyi değiştirdi.
Şimdi her şey Lale’nin omuzlarındaydı. Ve o, bu hayal için savaşmaya hazırdı.
Noterde sordular:
“Birinci derece başka mirasçı var mı?”
“Yok,” diye cevapladı Lale. “Kendisinin çocuğu yok, benimkileri evlat edinmedi. Büyükannesi beş yıl önce vefat etti.”
“Peki ebeveynleri?”
Lale omuz silkti.
“Annesi haklarından mahrum edilmişti, babasına gelince… Murat bazen çocukken uğradığını söylerdi. Hiç görmedim.”
Bu konuşmayı pek önemsemedi. Kim bulabilirdi ki bu adamı yıllar sonra?
Ama bir gün kapı çalındı.
“Evde olduğunu biliyoruz!” diye kaba bir erkek sesi duyuldu. “Aç kapıyı!”
Lale dondu. Göz deliğinden baktı. Kapıda iki kişi duruyordu. Bakımsız, şiş yüzlü bir adam ve bir kadın.
“Bu ev benim oğlumun!” diye bağırdı adam. “Yarısı benim hakkım!”
“Kimsiniz siz?” diye haykırdı Lale, titreyen elleriyle biber gazını kavrayarak.
“Ben Hüseyin, Murat’ın babası. Bu da Gülten. Miras için geldik.”
“Ne mirası?” diye soluğu kesildi Lale’nin.
“Oğlumuzun mirası,” diye yapmacık bir hüzünle ekledi kadın.
İçeri girmek istediler. Lale kapıyı bedeniyle kapattı.
“Hiçbir hakkınız yok!” diye bağırdı.
Komşu asansörden çıkınca, Lale fırsatı değerlendirip kapıyı kapattı. Arkasından küfürler, tekmeler duyuldu. Komşu polisi aradı. Beklenmedik akrabalar gitti ama birkaç gün sonra notere bir başvuru geldi: Hüseyin mirastan pay istiyordu.
“Bu adalet değil!” diye gözyaşlarını tutmaya çalıştı Lale. “Oğlunun hayatına hiç dahil olmadı! Bir gün bile! Bir kuruş bile vermedi! Onu terk etti! Ben Murat’la her şeyi beraber inşa ettik…”
“Anlıyorum,” dedi noter yardımcısı usulca. “Ama yasaya göre mirasçı. Bir avukata başvurun. Tek çareniz bu.”
Lale mücadeleye başladı.
Belgeler topladı, tanıklar aradı, Murat’ın çocukluğunu bilen herkesi bulmaya çalıştı. Baba Hüseyin’in hiç nafaka ödemediğine dair kayıtlar buldu. Büyükannenin bir arkadaşı, bir gün adamın sarhoş geldiğini, camları kırdığını ve çocuğu dövdüğünü hatırladı. O zaman polis çağırmışlardı. Lale, eski fotoğrafların arasında büyükannenin başlattığı velayet davasına ait evrakları bile buldu.
Dava uzun sürdü. Ama kader, bir şekilde duaları işitmiş gibi, devreye girdi: Hüseyin sirozdan öldü. Gülten ise ortadan kayboldu. Geriye sadece Lale kaldı. Murat’ın yanında gerçekten olan tek kişi.
Yıl sonunda, hayal ettikleri gibi, huzurevi açıldı. Kapısında bir pirinç plaket parlıyordu: “Murat Demir Huzurevi”.
Lale kapıda durdu, pencereden gülümseyen yaşlı bir kadına baktı. Ve biliyordu: Murat gurur duyuyordu. O, ikisinin yerine her şeyi yapmıştı.




